Çocukken en sevdiğiniz oyuncağı hâlâ hatırlıyor musunuz?

Ben parklarda oynayarak büyüdüm. Oyun demek dışarısı demekti; koşmak, düşmek, akşama kadar eve girmemek… Ama evde en çok bağlandığım şeyler oyuncaklarımdı.

Oyuncak Hikayesi 1995’te ilk geldiğinde tam da bu hissi ekrana taşıdı. Woody ve Buzz, çocukların oyuncaklarla kurduğu o derin bağı anlatan bir hikayeydi. Ama aynı zamanda çok daha büyük bir soru soruyordu: Sevdiğiniz şeyin yerini yeni bir şey aldığında ne olur? O ilk filmde Buzz, Woody’nin tahtını sallayan parlak yeni oyuncaktı. Video oyunları çocukların ilgisini çekiyordu, klasik oyuncaklar köşeye çekiliyordu. Pixar o gerilimi çok iyi hissetti ve perdeye taşıdı.

Aradan otuz yıl geçti. Woody hâlâ orada. Ama dünya çok değişti. Oyuncak Hikayesi 5’te bu sefer tehdit bambaşka bir şey; Lilypad adlı akıllı bir tablet. Kurbağa biçiminde, dokunmatik, zeki, çocukların ilgisini çeken bir dijital cihaz. Ve Woody, Buzz, Jessie yeniden aynı soruyla yüzleşiyor: Bizim yerimizi alabilir mi? Bu sefer cevap çok daha belirsiz çünkü Lilypad sadece yeni bir oyuncak değil. Başka bir dünya.

Pixar’ın bu soruyu sorması tesadüf değil. Günümüzde çocukların oyun alışkanlıkları köklü biçimde değişti. Sokaklar boşaldı, oyuncaklar raflarda kaldı, tabletler yatak başlarına geçti. Bir çocuğun bugün ekranla kurduğu ilişki, bizim oyuncaklarla kurduğumuz ilişkiden çok farklı. Ama acaba daha mı az gerçek? Yoksa sadece farklı mı? Oyuncak Hikayesi 5 bu soruyu sormaktan çekinmiyor. Lilypad’i kötü yapmıyor. Sadece var olduğunu gösteriyor ve o varlık klasik oyuncakları köşeye itiyor.

İşte bu yüzden bu film yalnızca çocuklara değil, o çocukluğu hatırlayan herkese hitap ediyor. Woody’nin endişesi aslında bizim endişemiz. Dokunduğumuzda gerçek hissettiren bir şeyin yerini dijital bir ekran doldurabilir mi?

Oyuncak Hikayesi 5 bu soruya net bir cevap vermiyor. Ama soruyor. Ve belki de en önemli olan bu otuz yıl sonra hâlâ aynı endişeleri farklı şeyler üzerinden anlatabilmek.