Göztepe için bir maçtan fazlasıydı Gaziantep FK karşılaşması.
Çünkü 90 dakikanın sonunda tabelada 4-2'lik bir mağlubiyet vardı ama asıl düşündürücü olan skor değildi. Asıl soru şuydu:
Göztepe nasıl oldu da kendi sahasında 45 dakikada darmadağın oldu?
İlk yarı bittiğinde cevap aramaya bile gerek yoktu. Gaziantep FK neredeyse dört kez geldi, dört gol buldu. Göztepe ise sahada ne yaptığını anlatmakta zorlandı.
İkinci yarıda ise bambaşka bir Göztepe vardı.
Hırslandı, saldırdı, rakip kaleye yüklendi. Skora isyan edercesine oynadı. İki gol buldu. Fakat bu kez de ilk yarıda kaybedilen maçın peşinden koşmak zorunda kaldı.
Futbolda bazen 45 dakika yetiyor.
Hele o 45 dakika kendi sahanda oynanıyorsa...
İlk yarı: Dağılan bir takım

***

Karşılaşmaya Gaziantep FK daha atak başladı. Ancak kısa süre içinde oyun dengelendi. Ne var ki denge, Göztepe'nin lehine bir sonuç doğurmadı.
Konuk ekip bulduğu fırsatları değerlendirdi, Göztepe ise penaltıdan yararlanamadı.
Ardından goller geldi.
Bir, iki, üç, dört...
İlk yarının sonunda tabelada "4-0" yazıyordu.
Tribünlerde ise alışık olmadığımız bir görüntü vardı.
Göztepe tribünlerini hiç bu kadar boş görmemiştim. Doluluk üçte birin bile altındaydı. Bu görüntü, sahadaki futbol kadar düşündürücüydü.
Çünkü tribün sadece takımın sonucuna değil, takıma olan inancına da ayna tutar.

***

İkinci yarıda neden farklı bir Göztepe vardı?
Göztepe ikinci yarıya çok daha hırslı başladı.
Ve bence maçın en önemli taktik detayı burada ortaya çıktı.
Rhaldney'nin yanına Artunes'in alınmasıyla birlikte orta sahadaki teknik oyuncu sayısı arttı. Top yere indi. Göztepe pas yapmaya başladı.
Sonuç?
Oyun bir anda değişti.
Göztepe rakip kaleye daha fazla gitmeye, pozisyon üretmeye ve oyunu rakip yarı alana yıkmaya başladı.
Yani ilk yarıda yapamadığını ikinci yarıda yaptı:
Topu yere indirdi.
Bu ayrıntı aslında Göztepe'nin temel problemini de gösteriyor.
Topu ileriye vurmak futbol sistemi değildir
Göztepe'nin sürekli topu havadan rakip ceza alanı önüne göndermesi bana göre artık sorgulanması gereken bir alışkanlık.
Futbolda topa hükmetmeniz gerekir.
Topa sahip olacaksınız.
Pas yapacaksınız.
Rakibi hareket ettireceksiniz.
Boşluk yaratacaksınız.
Sonra o boşluğa gireceksiniz.
Ama topu ileriye doğru gelişigüzel göndermek, rakip savunmanın arasına bırakmak ve ardından ikinci topu kovalamak...
Bu bir oyun planı olabilir ama başarılı bir Süper Lig takımının ana oyun sistemi olmamalı.
Üstelik Göztepe'nin ileri uçtaki oyuncularının özelliklerine baktığımızda bu yöntem daha da tartışmalı hale geliyor.
Juan 1.81 metre boyunda. Rakip stoperlerin arasında havadan gelen topları kontrol etmesi ve savunmacılarla boğuşarak pozisyon üretmesi kolay değil.
Janderson ise 1.89 metre. Ancak onun asıl üstünlüğü hava toplarında değil; topu ayağında saklaması, rakibini eksiltmesi ve topla birlikte hareket edebilmesi.
O halde neden topu sürekli onun kafasına atıyoruz?
Göztepe'nin elindeki oyuncuların güçlü özelliklerinden yararlanmak yerine, onları zorlandıkları oyuna mahkûm etmek neden?

***

Stoilov'un sistemi neden artık işlemiyor?
Stanimir Stoilov geldiği günden bu yana Göztepe'ye bir oyun kimliği kazandırdı.
Bunu teslim etmek gerekiyor.
Fakat futbol durağan değil.
Rakipler sizi çözer.
Oyuncular değişir.
Kadronun özellikleri değişir.
Dolayısıyla sistemin de zaman zaman değişmesi gerekir.
Kalecinin topu alıp ileriye vurması, ileri uçta topu kazanıp gol aramak...
Bu ancak maçın son dakikalarında, skorun peşindeyken başvurabileceğiniz bir yöntem olabilir.
90 dakika boyunca oynayacağınız bir sistem olamaz.
Gaziantep karşısında ikinci yarıda gördüğümüz Göztepe bunun en güzel kanıtıydı.
Top yere indiğinde Göztepe oyuna ortak oldu.

***

Ve Ege Yıldırım...
Şimdi gelelim maçın en can sıkıcı bölümüne.
Çünkü bu maçtan önce övgüyle bahsettiğimiz bir isim vardı.
Galatasaray'a ve Osimhen'e karşı gösterdiği performansla dikkat çeken, henüz 19 yaşında olmasına rağmen geleceği için umut veren Ege Yıldırım...
Üstelik bu maça da iyi başlamıştı.
Daha ilk dakikalarda dört kez topa müdahale ederek rakibin tehlikeli bölgelere ulaşmasını engelledi.
Sonra ne olduysa oldu.
Ege, inanılmaz derecede kötü bir performans sergiledi.
Yenilen dört golün üçünde çok ciddi hataları vardı.
İlk golde topa çok daha erken müdahale etmesi gerekirken bekledi. Üstelik rakibin karşısında aldığı hatalı pozisyon, adeta önünü açtı. Rakip rahatça kaleye yöneldi ve golü buldu.
Üçüncü ve dördüncü gollerde de benzer bir görüntü vardı.
Rakibinden uzak kaldı.
Pozisyonunu doğru alamadı.
Oysa burada yapılması gereken çok basit:
Rakibe yaklaşacaksın.
Temas edeceksin.
Omuzla bozacak, rahat dönmesine ve şut çekmesine izin vermeyeceksin.
Heliton sahada olsaydı o dört golün üçünün de yenmeyebileceğini düşünmemek mümkün değil.
Ama genç oyuncuların gelişiminde böyle maçlar da var.
Ege'nin bu karşılaşmadan çok şey öğrenmesi gerekiyor.
Çünkü iyi futbolcu olmak kadar, kötü oynadığın maçtan ders çıkarabilmek de önemlidir.

***

Luka Gugeshashvili için de ayrı bir parantez açmak gerekiyor.
Daha önce yazmıştım.
Lis'in satılmasının ardından kaleye geçen Gugeshashvili'nin işinin kolay olmayacağını...
Bugüne kadar çok büyük hatalar yapmamasına rağmen taraftarın gönlünü tam olarak kazanamamıştı.
Bu maçta ise daha ilk golde ıslıklanmaya başladı.
Oysa ilk golde yapabileceği çok fazla bir şey yoktu.
Üçüncü golde belki çıkarabilirdi.
Ama genel olarak baktığımızda savunmanın verdiği açıkların faturasının kaleciye kesilmesi kolaydır.

***

İkinci yarıda ise altyapıdan çıkan Arda Özçimen kaleye geçti.
Başarılı kurtarışlar yaptı.
Kalesini korudu.
Ve de tribünlerin görmek istediği şey tam olarak buydu:
Göztepe'nin kendi içinden çıkan bir oyuncunun sorumluluk alması.

***

Göztepe adına maçın en iyi isimlerinden biri yine Arda Okan'dı.
Hem savunmada hem hücumda çalıştı.
Topu her aldığında ileriye doğru gitmesi, rakiplerini eksilterek hücumu başlatması tribünleri ayağa kaldıran nadir anlardan biriydi.
Göztepe'nin böyle oyunculara ihtiyacı var.
Sadece topu alan değil, topu ileri taşıyan oyunculara...

***

Şimdi en önemli noktaya gelelim.
Göztepe'nin bu dağılmasını yalnızca futbolcular üzerinden değerlendirmek büyük hata olur.
Sorunun birkaç ayağı var.
İlki transfer politikası.
Menajerlik şirketinin yönettiği bu modelin temel mantığı aslında anlaşılır:
Genç ve potansiyelli futbolcuyu bul.
Ucuza getir.
Geliştir.
Değerini artır.
Sonra sat.
Göztepe bunu bugüne kadar oldukça başarılı yaptı.
Bu sistemi eleştirmiyorum.
Çünkü futbol romantizmle değil, ekonomiyle de ayakta duruyor.
Ancak bu sezon önemli bir sorun ortaya çıktı:
Parlayan oyuncular gitti ama yerleri aynı kalitede doldurulamadı.
İkinci sorun teknik heyetin oyun planında.
Üçüncüsü ise futbolcuların performans istikrarsızlığı.
Son dört haftaya baktığımızda ilginç bir tablo ortaya çıkıyor.
İlk 11'de başlayan oyuncular kötü oynuyor.
Sonradan oyuna girenler iyi performans gösteriyor.
Bir sonraki maçta bu oyuncular ilk 11'de başlıyor.
Bu kez onlar kötü oynuyor.
Ve bu döngü devam ediyor.
Bu kadar istikrarsızlık tesadüf olamaz.

***

Gaziantep çok mu iyiydi?
Hayır.
Bence Gaziantep FK'nın olağanüstü bir futbol oynadığını söylemek mümkün değil.
Sadece rakibinin yaptığı hataları çok iyi değerlendirdi.
İlk yarıda Göztepe'nin kötü futbolu sayesinde fişi çekti.
İkinci yarıda ise sanki “Maçı kazandık” düşüncesiyle sahaya çıktı.
Oyunun büyük bölümünde geriye çekildi, Göztepe'nin baskısını kabul etti.
Yani 4-2'lik skor, Gaziantep'in ne kadar iyi olduğundan çok Göztepe'nin ilk 45 dakikada ne kadar kötü olduğunun göstergesi.

***

Hakem Ümit Öztürk'ün yönetimi ise ayrıca tartışılmalı.
Basit faullerle oyunun ritmini sürekli kesti.
Faul olmayan bazı pozisyonlarda düdük çaldı.
En tartışmalı kararlarından biri de Ogün Bayrak'a gösterdiği kırmızı karttı.
Sarı kartla geçilebilecek bir pozisyonda kırmızı kart çıkması Göztepe'nin ikinci yarıdaki direncini de etkiledi.

***

Göztepe ne yapmalı?
Cevap aslında maçın ikinci yarısında sahadaydı.
Topu yere indirmeli.
Pas yapmalı.
Orta sahayı teknik oyuncularla güçlendirmeli.
Oyuncularının özelliklerinden faydalanmalı.
Rakip ceza alanına sürekli havadan top göndermek yerine, topu kontrol ederek hücum etmeli.
Çünkü Göztepe'nin ihtiyacı olan şey daha fazla koşmak değil.
Zaten koşuyor.
İhtiyacı olan şey, ne yaptığını bilerek koşmak.
Ve belki de en önemlisi, 45 dakikalık bir takım olmaktan çıkmak.
Gaziantep karşısında ikinci yarıda gösterilen reaksiyon umut verici.
Ama Süper Lig'de maçlar 45 dakika oynanmıyor.
Göztepe bunu değiştiremezse, ikinci yarıdaki güzel futbol yalnızca ilk yarıdaki felaketi biraz daha katlanılabilir hale getirir.
Futbol topu ileriye vurmak değil, topa hükmetmektir.
Göztepe'nin bilmesi gereken ilk şey de bu.