Ağaçlar, kuşlar, ormanlar ve bitkilerle beraber bütün canlılar yaşadığımız şu sistemin bir parçası… Hatırlarsınız, Çin’de Mao döneminde serçelerin ne kadar buğday yediğini üşenmeden tek tek hesaplanmış bir grup devlet görevlisi. Ve sonuçta Mao zararlısının adamları, bu küçük cıvıltıların tahılları yiyerek tükettiğini keşfederek; serçeleri “devrim düşmanı” ilan etmişler ve bu yüzden milyonlarca serçe yok edilmişti.
Ancak serçeler aynı zamanda tahıl üretimine zarar veren börtü böcek ve çekirgeleri de üründen uzak tutmakta idi. Sonuçta serçesiz tarlaların tahıl üretimi, pek çok zararlının saldırısına maruz kaldı. Bu yüzden Çin’de baş gösteren kıtlık (1959-1961) sonrası milyonlarca kişi açlıktan öldü. O günden sonra Rusya’dan kaçak yollarla serçe getirtildiği bile söylenir. Şimdi konumuzun “ekokırım” boyutuna dikkat çekerek devam edelim.
Şu sıcak yaz günlerinde serin bir yer, gölge bir ortam ve ferahlık veren en küçük şey ne kadar kıymetlidir. Siz de “küçük de olsa benim olsun!...” diyerek… Çok güzel bir bahçe oluşturmuş olabilirsiniz. İçinde ağaçlar, kuşlar, kediler, böcekler ve çiçekler yaşıyor. Bir gün biri geliyor, etraftaki ağaçları kesiyor… O bölgeyi besleyen dereyi kirletiyor… Hayvanların yuvalarını dümdüz edip etrafa beton döküyor… Haliyle toprağı da zehirleyip çoraklaştırıyor.
Bir süre sonra kuşlar uçmaz oluyor, hayvanlar geçmiyor bile. Bitkiler yok edilmiş, olanlar büyüyemiyor. Bahçeniz artık yaşanacak bir yer olmaktan çıkıyor. Ekokırım böyle bir şey işte: sistemi yok eden; yok edemese de yok edilmesine sebep olan bir sürü şey…
Şimdi şu ya da bu nedenle büyük petrol sızıntısıyla denizlerin kirletilmesi, devasa ormanların bilinçli şekilde yok edilmesi, nehirlerin zehirli atıklarla yaşanamaz hale getirilmesi ile görüntüsü ve kokusuyla birlikte yaşamak zorunda kaldığımız çöp yığıntıları bu durumun en dikkat çeken örnekleri… Artık çevremizde şu olan bitene, göz göre göre oluşanlara bir bakalım. Tatlı sohbetlerin, huzurlu çay saatlerinin zamanı geçti.
Dünya yanıyor, ekonomi çöküyor, toplumlar parçalanıyor. Ve biz hâlâ susarsak, bu sessizlik doğrudan bizlerin tarih önünde suç ortaklığına dönüşecek. Çünkü iklim krizi artık yalnızca doğanın değil, cebimizin, soframızın ve geleceğimizin krizidir.
Bugün yaşananlar sadece enflasyon değil; sıcaklık rekorları değil, maliyet saldırısıdır. Kuraklık tarlayı vuruyor, market fiyatını uçuruyor. Sel lojistiği çökertiyor, tedarik zinciri kırılıyor. Enerji ve gübre maliyetleri çatışmalarla birleşiyor, şirketlerin yatırım kararlarını felç ediyor. Artık herhangi bir sel, kuraklık, taşkın sadece bir bölgenin sorunu ya da sadece bir doğal afet değil, aynı zamanda, doğrudan ekonomik bir tehdit.
Dünyanın tarım alanları olan, Güney Afrika’dan Güney Amerika’ya bir yıl rekor üretim var, ertesi yıl kuraklık geliyor. Çiftçi yoksullaşıyor, maliyetler artıyor, talep düşüyor. İthalat enflasyonu yükseltiyor. Devletin döviz ihtiyacı artıyor. Doğu Afrika’da kuraklık meraları yok ediyor, ardından gelen yağmur sel felaketine dönüşüyor. Hele çatışmalar üretimi bitiriyor; çobanı, çiftçiyi tarladan meralardan uzak tutuyor. Haliyle üretimin azlığı arzı kısıtlıyor; fiyatlar yüksek alım gücü düşüyor. Bu yalnızca tarım değil, bir “ekonomik çöküş döngüsü.”
Herhangi bir bölgedeki güvenlik sorunu, üretim riskini katlıyor. Çiftçi üretemiyor, ürettiğini pazara ulaştıramıyor, ulaştırıyor parasını tahsil edemiyor; tüketici satın alamıyor. Mahkemeler başka bir çözümsüzlük… Neticede zincirin bir halkası koptuğunda, rakamların hiçbir anlamı kalmıyor. İşte bu yüzden mesele sadece “kaç ton üretim” değil; mesele dayanıklılık: Ekolojik dayanıklılık…
Latin Amerika’da kuraklık mısırı, fasulyeyi yok ediyor. Gübre, mazot, elektrik, sulama maliyetleri artıyor. Jeopolitik gerilimler enerji taşımacılığını vuruyor. Sonuç: iklim kaynaklı enflasyon. Bu yeni kavram, doğrudan soframıza yansıyan bir enflasyon. Kuraklık ürünü azaltıyor, sel altyapıyı bozuyor, savaş lojistiği aksatıyor. Ve bütün bu maliyetler tüketicinin tabağına hatta çatalına kadar ulaşıyor.
Çevre artık, gözle görülür bir değişken. Bazı ülkeler çevreyi yok eden şirketler için yalnızca para cezası değil, doğrudan hapis cezaları da öngörüyor. Çünkü mesele sadece çevre değil; mesele ekonomik maliyetin kimin sırtına yükleneceği. Şirketler yıllarca kirletti, yok etti, ama faturayı topluma bıraktı. Ekokırım düzenlemesi bu maliyeti ortadan kaldırabilmeli.
Yeni ekonomi için üretim, tüketim, ihracatın yanında bu yüzden ekolojik dayanıklılık konusu da gündemdeki yerini alıyor. Çünkü büyüme için yok edilen çevrenin telafisi yok!.. Çoraklaşan toprağın, tüketilen suyun hatta su kaynaklarının yeri doldurulmuyor. Enerji zaten kırılgan. İklim riskini artıran bir büyüme ancak sahte bir refah getirmektedir. Gerçek maliyet gelecek nesillerin sırtına yükleniyor.
Bu yüzden yeni dönem şu dört değişkenin gereğini yapmak zorundadır:
- Tarımda dayanıklı tohumlar, verimli sulama, iklim sigortası şarttır.
- Enerji kaynakları ve sistemleri çeşitlenmeli, dış şoklara karşı direnç kazanmalı.
- Tedarik zincirleri çeşitlenmeli, alternatifler geliştirilmeli. Tek bir krizin her şeyi felç etmesine izin verilmemelidir.
- Elbette şirket bilançoları da şeffaflaşmalı. Bilançolar da çevresel zararları gizlememeli, gerçek maliyet hesaplara yansıtılmalı. Su ve karbon ayak izi ölçümleri yer almalıdır.
Sonuç net: Ekolojik sürdürülebilirlik artık ekonominin rakibi değil, ön koşulu olmalıdır. Ekolojik denge ekolojik dayanıklılıkla sürdürülebilir olacaktır. Bu gelişmenin uzun vadede şirketlerin yatırım kararlarını, sigorta maliyetlerini, finansman koşullarını ve çevresel risk yönetimini etkilemesi beklenebilir. Ancak bu maliyet göz ardı edilemez!..