Emsalsiz kahramanlardan biri olan Hz. Hamza’nın Müslüman olması ve arkasından da bir grup Müslümanın Habeşistan’a hicret etmeleri, Kureyş müşriklerini telaşa düşürmüştür. Mutlaka Muhammed’in bir an önce öldürülmesi gereklidir diyorlardı. Kureyş’in ileri gelenleri, Muhammed’in vücudunun ortadan kaldırılması için Darünnedve (ateş yuvası)da toplanıp bu işi kim yapabilir diye karar alacaklardı.

Ebû Cehil, Muhammed’i kim öldürürse benden ona 100 kızıl ve siyah deve, şu kadar altın, şu kadar gümüş vereceğim diyordu. Ama bu işe kimse cesaret edemedi. İçlerinde biri vardı; uzun boylu, iri yapılı, kimseye boyun eğmez, gözünü daldan, budaktan sakınmaz, gözü pek biri ortaya atıldı. “Bunu ben yaparım.” deyince bir anda bütün gözler ortaya atılan bu cesur adamın üzerine çevrildi. Baktılar: Hattâ oğlu Ömer’di bu. “Evet, bunu ancak sen yapabilirsin. Görelim seni.” dediler.

Doğruca Darü’l-Erkam’a giderek, orada Peygamber Efendimizi bulacak ve alınan kararı yerine getirecekti. Yolda, Müslüman olmuş, fakat imanını gizleyen akrabasından Nuaym bin Abdullah’a rastladı. Nuaym bin Abdullah, Ömer’in bu değişik tavrı karşısında sormadan edemedi: “Nereye gidiyorsun ey Ömer?” “Dinini bırakan, Kureyş’in arasına ayrılık düşüren Muhammed’in vücudunu ortadan kaldırmaya gidiyorum.” dedi.

Bu dehşetli karar karşısında tüyleri diken diken olan Nuaym bin Abdullah, onu bu fikrinden caydırmanın yolunu aradı ve “Vallahi, çok zor bir işe kalkışmışsın.” dedi. “Muhammed’in ashabı onun başı ucundan bir an dahi olsun ayrılmıyorlar. Ona yol bulmak çok güç. Farz et ki, bir yolunu bulup onu öldürdün. Zanneder misin ki, Abd-i Menâfoğulları senin yeryüzünde elini kolunu sallayarak dolaşmana müsaade edeceklerini düşünebiliyor musun?” diye konuştu.

Sert bakışlarını muhatabının üzerinde gezdiren Ömer, “Sen de mi onun dinine girdin yoksa?” diye sordu. Fakat beklenmedik bir cevapla karşılaştı: “Ya Ömer, sen beni bırak, önce enişten ve amcaoğlun Said bin Zeyd ile eşi kız kardeşin Fâtıma Müslüman olup Muhammed’in dinine girmişlerdir. Git, önce onlarla uğraş!” dedi.

Ömer, fikrini değiştirerek kız kardeşinin evine gitti. İşte bu sırada, Habbab bin Eret, Hz. Said ile ailesi Hz. Fâtıma’ya yeni nazil olan Tâhâ Suresini okumakta idi. Evinin önüne yaklaşan Ömer, bu sesi duydu. Kapıyı hiddetli hiddetli çaldı. Kapı açılmayınca omuz verip kapıya yüklendi ve içeri daldı. Hz. Fâtıma, kapıyı çalanın kardeşi Ömer olduğunu anlamış ve Kur’an sahifelerini hemen bir tarafa kaldırmıştı. Bu arada Hz. Habbab da bir köşeye saklanmıştı. Ömer, öfke dolu sesiyle, “Okuduğunuz ne idi?” diye sordu. Eniştesi telaş ve heyecan dolu ifadelerle, “Bir şey yok ya Ömer, sadece aramızda konuşuyorduk.” diye cevap verince Ömer’in öfke ve hiddeti arttı. Eniştesinin yakasına yapıştı ve “Demek duyduklarım doğru imiş; siz de Muhammed’in dinine girdiniz öyle mi?” diyerek eniştesini yere çarptı. Fâtıma, kocasını kurtarmaya çalışırken kardeşi ona da tokat atarak onu da yere çarptı.

Müslümanlığını gizlemeyen Fâtıma ayağa kalktı ve “Elinden geleni yap ey Ömer! Ben ve kocam artık Müslüman olduk. Allah ve Resulüne iman ettik!” diyerek haykırdı.

Ömer şaşırmıştı, böyle bir tepki beklemiyordu. Ama birden kalbinde dalgalanmalar meydana geldiğini hisseder gibi oldu. Daha fazla ayakta duramadı ve yere oturdu. Derin derin düşündükten sonra, “Hele getirin şu okuduklarınızı.” dedi. Hazret-i Fâtıma önce tereddüt etti. Kardeşinin mübarek Kur’an sahifelerine hakaret edebileceğinden korktu. Kalbi yumuşayan Ömer, “Korkmayın.” diyerek onun bu endişesini giderdi.

Kur’an’a ancak temiz kimseler el sürebilirdi. Hâlbuki Ömer henüz şirk üzere bulunuyordu, dolayısıyla manen temiz sayılmıyordu. Bunun için Hz. Fâtıma, “Kardeşim, sen Allah’a şirk inancı üzere bulunduğun için temiz sayılmazsın. Hâlbuki Kur’an’a ancak temiz olanlar el sürebilir.” dedi. Hz. Ömer temizlendi ve Hz. Fâtıma, koyduğu yerden Kur’an sahifesini hürmetle alıp ona verdi.

Hz. Ömer kâtipti; okuma yazma bilirdi. Eline aldığı sahifeyi başından okumaya başladı…

YAZIMIZIN DEVAMI HAFTAYA