Bazı kitaplar büyük olaylar anlatmaz. Bir cinayet, büyük bir aşk, şaşırtıcı bir son ya da sayfaları hızla çevirten bir macera yoktur. Buna rağmen okurken insanın aklına kendi hayatından bazı şeyler düşer. Melisa Kesmez’in Çiçeklenmeler kitabı da benim için biraz böyle bir kitap oldu.
Kitabın merkezinde Türkan var. Kocasının ölümünün ardından yas tutan, fakat bir süre sonra aslında yalnızca kocasının ölümüne değil, kendi hayatına da bakmaya başlayan bir kadın. Türkan’ın hikâyesini okurken asıl meselenin Orhan’ın ölümü olmadığını düşünüyorsunuz. Çünkü Türkan, Orhan hayattayken de bir şeylerin eksikliğini yaşamış. Sadece bunun adını koymamış.
Bence kitabın en güçlü tarafı da burada başlıyor. İnsan bazen hayatının içinde o kadar uzun süre başkalarına göre yaşamaya alışıyor ki kendi isteklerini ayırt edemez hale geliyor. Ne istediğini değil, kendisinden ne beklendiğini biliyor. Türkan’ın yıllar boyunca yaptığı da biraz bu. Birilerinin yanında duruyor, kendisine açılan boşluğa sığıyor ve bunu hayatın normal düzeni kabul ediyor.
Aslında bu hikâyeyi yalnızca bir kadının hikâyesi olarak okumak da mümkün değil. Hepimizin hayatında bir şekilde başkalarının çizdiği sınırlara razı olduğumuz dönemler oluyor. Bazen aile, bazen eş, bazen iş, bazen de toplum ne yapmamız gerektiğini bizden önce söylüyor. Bir süre sonra insan kendi kararlarını verirken bile gerçekten bunu kendisinin isteyip istemediğini düşünmeye başlıyor.
Türkan’ın değişimi de bir anda olmuyor. Kocasının ölümünden sonra her şeyi geride bırakıp yepyeni bir insan haline gelmiyor. Önce geçmişine bakıyor, yaşadıklarını yeniden değerlendiriyor ve belki de en önemlisi, yıllardır kendisine sormadığı soruları sormaya başlıyor. “Ben ne istiyorum?” sorusu, kitabın asıl meselesi gibi duruyor.
Çiçeklenmeler ismi de bu yüzden bana anlamlı geliyor. Buradaki çiçeklenme, hayatın bir anda güzelleşmesi değil. Daha çok insanın kendisini yeniden fark etmesi. Uzun süre ihmal ettiği taraflarını görmesi. Bir şeylerin hâlâ mümkün olduğunu anlaması.
Kitabın ikinci bölümünde Türkan’ın değişimi daha belirgin hale geliyor. Ben burada biraz daha fazla derinlik görmek isterdim. Çünkü Türkan’ın yıllarca taşıdığı hayatı bırakmaya karar vermesi kolay bir şey değil. Korkularını, tereddütlerini ve kendisiyle yaptığı hesaplaşmayı biraz daha uzun okumak, bu dönüşümü benim için daha inandırıcı kılabilirdi.
Yine de Melisa Kesmez’in anlatımını seviyorum. Büyük laflar etmeden, gündelik hayatın içinden bir kadının hikâyesini anlatıyor. Bazen bir eşya, bir konuşma ya da sıradan bir an üzerinden karakterin iç dünyasına giriyor. Bu nedenle kitap hızlı okunuyor ama bitirdikten sonra hemen rafa kaldırılacak türden değil. Bir süre insanın aklında kalıyor.
Ben Çiçeklenmeleri kusursuz bir kitap olarak görmedim. Özellikle kitabın sonlarına doğru Türkan’ın dönüşümünün biraz hızlı ilerlediğini düşündüm. Daha uzun bir metinde, bu değişimin daha yavaş ve daha ayrıntılı anlatılmasını isterdim. Ama belki de kitabın asıl meselesi zaten bu: Hayat bazen yıllarca aynı yerde durup bir anda hareketlenebiliyor.
Ve belki insanın kendine dönmesi için her zaman büyük bir kırılma yaşamaya da gerek yok. Bazen sadece durup kendi hayatına dışarıdan bakması yetiyor.
Çiçeklenmeler bana en çok bunu düşündürdü: İnsan başkalarının hayatında kendisine biçilen role ne kadar uzun süre razı olursa olsun, bir noktada “Peki ya ben?” diye sorabiliyor. Belki asıl başlangıç da tam o sorudan sonra geliyor.