Bazı alkışların sesi kilometrelerce öteden gelir.

Önce bir festival salonundan yükselir, ardından dünya basınına düşer, sonra sosyal medyada birkaç gurur paylaşımıyla karşımıza çıkar. Birkaç gün konuşulur, ardından sessizce unutulur. Oysa o alkışın arkasında yılların emeği, cesareti ve anlatılmayı bekleyen hikâyeler vardır.

Berlin Film Festivali'nden gelen haber de tam olarak böyleydi.

Türk sineması, "Sarı Mektuplar" filmiyle festivalin en büyük ödülü olan Altın Ayı'yı kazanırken, Emin Alper'in "Kurtuluş" filmi de Büyük Jüri Gümüş Ayı Ödülü'ne layık görüldü. Dünyanın en saygın sinema festivallerinden birinde aynı yıl iki büyük ödül... Gurur duymamak mümkün mü?

Elbette gurur duyuyoruz.

Çünkü bu başarı yalnızca birkaç sanatçının değil, tüm ülkenin kültürel hafızasına yazılan önemli bir nottur.

Ama tam da burada insanın aklına başka bir soru geliyor:

Biz gerçekten sanatımızın değerini biliyor muyuz?

Ne yazık ki çoğu zaman cevabı iç açıcı değil.

Uluslararası festivallerde ayakta alkışlanan yönetmenler, kendi ülkelerinde salon bulmakta zorlanıyor. Bağımsız filmler birkaç seans sonra vizyondan kalkıyor. Sinema konuşmak yerine gişe rakamlarını konuşuyoruz. Bir filmin ne anlattığından çok, kaç milyon izlendiğini tartışıyoruz.

Oysa sanatın görevi yalnızca eğlendirmek değildir.

Bazen rahatsız eder.

Bazen düşündürür.

Bazen insanın yıllardır kaçtığı gerçekle onu aynı masaya oturtur.

İyi sinema tam da bunu yapar.

Berlin'den gelen ödüller bize aslında şunu söylüyor: Bu topraklarda anlatılacak çok güçlü hikâyeler var. Yetenek var. Cesaret var. Dünya bu hikâyeleri dinlemeye hazır.

Peki biz hazır mıyız?

Sanatçılarımızı ancak yabancı festivaller ödüllendirdikten sonra mı fark edeceğiz?

Yoksa onları üretirken de sahiplenmeyi başarabilecek miyiz?

Çünkü kültür ve sanat, sadece ödül törenlerinde hatırlanacak bir vitrin değildir. Bir ülkenin aynasıdır. O aynaya ne kadar cesur bakabilirsek, geleceğe de o kadar güçlü iz bırakabiliriz.

Berlin'den yükselen alkış hepimizi mutlu etti.

Şimdi o alkışın yankısını kendi salonlarımızda, kendi festivallerimizde, kendi seyircimizin kalbinde çoğaltabilmek gerekiyor.

Çünkü sanat, alkıştan önce sahip çıkılmayı hak ediyor.