Kimliğini geride bırakmak bir özgürlük müdür, yoksa insanın kendi boşluğuna attığı daha derin bir adım mı? The Passenger, bir isim değiştirmenin gerçekten bir hayat değiştirmeye yetip yetmeyeceğini, sakin ama sarsıcı bir anlatımla sorgular.
David Locke bir gazetecidir; Afrika’da görev yaparken hem mesleki hem de kişisel bir tükenmişliğin içindedir. Çölde arabasının kuma saplanması, aslında onun ruh hâlinin bir yansımasıdır: İlerleyemeyen, sıkışmış bir adam. Bir otel odasında ölü bulunan komşusunun kimliğini alması ise ani bir karar gibi görünse de, bu kararın arkasında uzun süredir biriken bir kaçma isteği vardır. Locke yeni bir isimle yeni bir hayata başlamak ister. Fakat isim değiştirmenin insanı gerçekten değiştirmediğini yavaş yavaş fark ederiz.
Robertson kimliğini aldığında geçmişinden kurtulduğunu düşünür; oysa devraldığı hayat da çatışmalar ve tehlikelerle doludur. Kaçtığı şey yalnızca eski sorumlulukları değildir; asıl kaçtığı, kendi içindeki anlamsızlık hissidir. Bu nedenle film, bir macera hikâyesinden çok bir iç yolculuk anlatır. Locke’un bakışlarında, yürüyüşünde, suskunluğunda hep aynı yorgunluk vardır. Kimliği değişse de ruh hâli değişmez.
Genç kadınla kurduğu ilişki de romantik bir kurtuluş sunmaz. Bu ilişki, daha çok bir eşlik etme hâlidir. Locke’un ihtiyacı olan şey aşk değil; varlığının bir başkası tarafından görülmesi, onaylanmasıdır. Fakat bu geçici yakınlık bile onun içindeki boşluğu doldurmaz. Çünkü sorun dış dünyada değil, kendi benliğiyle kurduğu bağdadır.
Filmin görsel dili de bu yabancılaşmayı destekler. Uzun planlar, geniş ve boş mekânlar, karakterin kadraj içinde küçük kalışı… Hepsi Locke’un dünyaya ait olamama hissini güçlendirir. Özellikle finaldeki uzun plan, kaçışın aslında bir çıkış olmadığını sessizce gösterir. Dünya akmaya devam ederken Locke’un hikâyesi sönümlenir.
The Passenger, kimliğin bir maske gibi çıkarılıp takılamayacağını hatırlatır. İnsan bulunduğu yerden uzaklaşabilir, başka bir isim alabilir, başka bir hayatın içine girebilir. Ama kendinden kaçmak mümkün müdür? Film bu soruyu yüksek sesle sormaz; sade ve akıcı bir anlatımla izleyiciyi bu düşüncenin içinde bırakır.