Evet, bir süre önce yazılarıma ara vermiştim. Geçirdiğim sağlık süreci ve ardından gerçekleştirdiğim İspanya seyahati nedeniyle sizlerden müsaade istemiştim. Açıkçası normal şartlarda bu kadar uzun süre uzak kalmayı planlamıyordum. Fakat bazen hayatın kendi planları oluyor.

Bugün bayram dönüşü çok değerli dostum Murat Ervin'den bir mesaj aldım: "Yazını gönderecek misin? Seni bekliyoruz. Yer ayıralım mı, yoksa haftaya mı göndereceksin?" İşte o mesaj geldiğinde fark ettim ki yazmayı bırakmamışım. Sadece durmuşum. Kendime biraz zaman vermişim. Belki de uzun zamandır ihtiyacım olan şeyi yapmışım.

Tekrar merhaba arkadaşlar.

Yazmak beni her zaman heyecanlandırdı. Kendimden, çevremden, hayattan ve dünyadan gördüklerimi sizlerle paylaşmayı sevdim. Siz de okuyarak, yorumlarınızla ve geri dönüşlerinizle bana destek oldunuz. Bu kadar uzun süre sessiz kaldığım için önce kendimden, sonra sizlerden özür diliyorum. Ama bu süreç bana önemli bir şey öğretti. Rehavet her zaman kötü değildir!

Bazen kenara çekilmek gerekir. Bazen sadece durup olan biteni izlemek gerekir. Bazen insanın kendine kulak vermesi gerekir.

Uzun zamandır yoğun bir hayat temposunun içindeydim. Sürekli çalışan, sürekli yetişmeye çalışan, sürekli bir şeyleri çözmeye uğraşan bir insan olarak kendime ne kadar az vakit ayırdığımı fark ettim.

Bu yüzden bugün size bir soru sormak istiyorum: Kendinize en son ne zaman gerçekten zaman ayırdınız? Telefonunuzu bir kenara bırakıp sadece kendinizle kaldığınız bir gününüz oldu mu? İşte benim İspanya seyahatim biraz da bunu sorgulamama neden oldu. Öncelikle şunu söylemek istiyorum; amacım "Avrupa şöyle güzel, biz böyle kötü" söylemi yapmak değil. Böyle yazılar okumayı ben de sevmiyorum. Ancak bazı gözlemlerimi paylaşmadan da geçemeyeceğim. İspanya'da en çok dikkatimi çeken şey insanların yaşama biçimi oldu.

Tarihi dokularını inanılmaz korumuşlar. Yüzlerce yıllık binalar hâlâ ayakta ve hayatın içinde kullanılmaya devam ediyor. Sokaklarda yürürken tarihin üzerine beton dökülmediğini görüyorsunuz. Geçmişlerine sahip çıkmışlar. Bir diğer dikkatimi çeken konu ise insanların yaşam temposuydu. Sabah işlerine gidiyorlar. Çalışıyorlar. Üretiyorlar. Ama hayatları sadece işten ibaret değil.

Akşam olduğunda parklar doluyor. İnsanlar yürüyüş yapıyor. Bisiklete biniyor. Çocuklarıyla vakit geçiriyor. Arkadaşlarıyla uzun uzun sohbet ediyor. Meydanlarda oturup kahve içiyorlar. Kitap okuyorlar. Spor yapıyorlar. Kimse sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyormuş gibi görünmüyor.

Bir gün bizi misafir eden sevgili arkadaşımız Mami sohbet ederken bana şöyle dedi: "Biz yaşamak için çalışıyoruz. Çalışmak için yaşamıyoruz. Kazandığımızı da yaşamaya harcamamız lazım. Çünkü hayat bir kere geliyor." İngilizce söylediği cümle hâlâ kulağımda: "Life is one." Hayat bir tane.

O an durup düşündüm. Yeliz bu yaşına kadar ne yaşadı? Yeliz hep çalıştı. Hep koşturdu. Hep sorumluluk aldı. Hep başkaları için fedakârlık yaptı. Ama kendi hayatına ne kadar zaman ayırdı? İşte benim asıl aydınlanmam burada başladı. İspanyolların meşhur siesta kültürünü hep yanlış anlamışız. Dışarıdan bakınca "öğlene kadar uyuyorlar" gibi geliyor. Oysa mesele uyumak değil. Mesele yaşamak! İşten çıkınca tekrar işe dönmemek. Telefonun ucunda yaşamamak. Kendine vakit ayırabilmek. Ailenle oturup sohbet edebilmek. Arkadaşınla uzun bir kahve içebilmek. Bir akşamı hiçbir şey yapmadan geçirebilmek. Bir kitabı acele etmeden okuyabilmek. Deniz kenarında yürüyebilmek. Hayatın içindeki küçük mutlulukları fark edebilmek. Biz ise maalesef sürekli bir koşuşturmanın içindeyiz. Bayramdan bayrama ailelerimizi görebiliyoruz. Bir kahveyi bile aceleyle içiyoruz. Tatilde bile maillerimizi kontrol ediyoruz. Bir işi bitirmeden diğerine başlıyoruz. Sürekli yoruluyoruz. Sürekli yetişmeye çalışıyoruz. Ve fark etmeden hayatın kendisini kaçırıyoruz. Türkiye'ye döndüğümde bunu daha net hissettim. Havalimanından çıkar çıkmaz herkesin koştuğunu gördüm.

Arabalar acele ediyor.

İnsanlar acele ediyor.

Hayat acele ediyor.

Ama nereye yetiştiğimizi bilen yok.

İşte bu yüzden bugün rehavet kavramına farklı bakıyorum. Rehavet sadece tembellik değildir. Çünkü çalışmanın da rehaveti vardır. Sürekli koşturmanın da rehaveti vardır. Rutinin içinde kaybolmanın da rehaveti vardır. Kendini unutmanın da rehaveti vardır. Aynı şeyleri tekrar tekrar yaparken, sorgulamadan yaşamaya devam ederken aslında kendimizi akışa bırakıyoruz.

Ve bir gün dönüp baktığımızda hayatın nasıl geçtiğini anlayamıyoruz. Belki de bazen çemberin dışına çıkmak gerekir. Durmak gerekir. Nefes almak gerekir. Kendine dönmek gerekir. Bu yazıyı yazmama vesile olan Murat'a da teşekkür ediyorum. Çünkü bana yeniden hatırlattı: Yazmak güzel. Paylaşmak güzel. Ama yaşamayı unutmamak daha da güzel.

Bu haftalık benden bu kadar.

Ve bu yazıyı bitirirken Yeni Türkü'nün o güzel şarkısını size bırakıyorum:

"Ya İçindesindir çemberin,
Ya da dışında..."

Sevgilerimle,

Haftaya görüşmek üzere...