Dünyanın gözü yine İsviçre’de. Cenevre’de ABD ve İran heyetleri; uranyum zenginleştirmeden yaptırımlara, kırmızı çizgilerden diplomatik manevralara kadar pek çok başlığı masaya yatırıyor. Ortada ilan edilmiş bir savaş yok; ancak saf bir barıştan söz etmek de mümkün değil. Diplomasi tüm hızıyla sürerken, askeri tehditler de gölgede sırasını bekliyor.
Takım elbiseli figürlerin yüksek irtifa siyaseti yaptığı bu günlerde insan ister istemez soruyor: Gerçekten uçan kim? Ve biz kimin uçuşuna alkış tutuyor, kiminkine korku ekliyoruz? Çünkü mesele yalnızca nükleer programlar değil; mesele bir “anlatı” ve “etiket” meselesidir.
Sahi, neden bir erkek uçunca “süper kahraman” oluyor da bir kadın uçunca “cadı” olarak damgalanıyor? Çünkü algı, çoğu zaman gerçeğin kendisinden daha güçlüdür.
Gücü elinde tutan kendini “koruyucu” diye adlandırıyor. Erkek karakterlerin uçuşu genellikle “ilahi bir lütuf”, “bilimsel bir başarı” ya da “doğuştan gelen bir üstünlük” olarak kodlanır. Omuzlardaki pelerin yalnızca bir kumaş parçası değildir; görkemdir, asalettir ve gücün simgesidir. Kamusal alanda “ben buradayım” demenin en mutlak hâlidir. Erkeğin uçuşu; düzeni koruyan, otoriteyi temsil eden ve toplumu yukarıdan kollayan bir kurtarıcı imajına dönüşür. Gökyüzü onun için meşru bir sahnedir.
Kuralları zorlayan “tehdit” olarak etiketleniyor. Tarihsel süreçte, toplumun çizdiği sınırların ve yer çekiminin dışına çıkan kadın figürü her zaman bir tehdit olarak algılanmıştır. Orta Çağ’dan itibaren şifacı olan, doğayla bağ kuran ve erkek otoritesine boyun eğmeyen kadınlar; güçlerini “karanlık odaklardan” alan cadılar olarak etiketlenmiştir.
Süpürge sembolü bu noktada çarpıcı bir anlam kazanır: Kadın, ev içine hapsedilmeye çalışıldığı en temel ev aletini bir kaçış ve özgürlük aracına dönüştürür. Toplumun kadına yüklediği “ev işi” kimliği, kadının elinde bir “ulaşım aracına” dönüşünce bu durum yerleşik otorite için korkutucu ve tekinsiz hâle gelir.
Kadının uçuşu bağımsızlıktır, kontrol edilemez bir güçtür ve bu nedenle “tehlike” olarak görülür. Günümüzde bu algı yıkılmaya çalışılsa da “cadı” kelimesi hakaretten bilgelik sembolüne evrilse de o derin önyargı hâlâ varlığını korumaktadır.
Uluslararası siyasette de benzer bir metafor işler: Statükoyu koruyan güçler “kahraman” olarak sunulurken, masayı değiştirmek ve dengeleri sarsmak isteyenler “cadı” ilan edilir.
Belki de dünyanın ihtiyacı olan şey; pelerinli adamların o ciddi müzakere masaları değildir. Belki de biraz süpürgesine atlayıp kalıpları dağıtan, hikâyeyi baştan yazan o “cadı” ruhuna ihtiyaç vardır. Çünkü süper kahramanlar statükoyu korur; cadılar ise hikâyeyi değiştirir.
Gökyüzü kimsenin tapulu malı değil. Ancak tarih boyunca bazılarına pelerin verildi, bazılarına süpürge. Bugün Cenevre’den kim pelerinle, kim süpürgesiyle dönecek henüz bilmiyoruz.
Ama bildiğimiz bir şey var: Mesele uçmak değil; mesele, kimin uçuşuna “kahraman”, kimin uçuşuna “tehdit” dendiğidir.
Ylz der ki; Göklerin pelerinli beylerine ve süpürgeli hanımlarına selam olsun.
Pelerinli adamlar kendini kahraman sanıyor… Ve ben bunları yazdıktan sonra Amerika ve İsrail İran’a saldırı başlattı. Orta Doğu her zamanki gibi ortaya karışık… Ve artık bu düğüm zor çözülür! Çünkü; Orta Doğu’nun kronik sorunu şu: Herkes uçuyor ama kimse inmeyi bilmiyor.
Kim kahraman kim cadı?
Yeliz Ünal
Yorumlar