Bu hafta yazıya basit bir ricayla başlamak istiyorum: Lütfen Google’a “mutluluğun formülü” yazın. Göreceksiniz; binlerce yıldır düşünürler, filozoflar, dinler, akımlar aynı sorunun peşinde: İnsan nasıl mutlu olur? Aslında hedefimiz ortak. Kısa ömürlerimizi mümkün olduğunca iyi, tatminli ve huzurlu yaşamak.
Şunu hiç fark ettiniz mi? Kimse “kötülük yaptım” diyerek kötülük yapmaz. En sert eylemlerin arkasında bile insanlar kendilerini iyi bir gerekçeyle savunur. Yani mesele iyilik yapmak değil; kendini haklı ve tutarlı hissetmektir.
Felsefe tarihine baktığımızda mutluluk üzerine iki ana başlık görürüz. Biri hedonist çizgi, diğeri Kantçı ahlak. Hedonist çizgide Epikuros’a göre mutluluk; acının yokluğu, sade bir yaşam ve iç huzurudur. Sakinliktir, dinginliktir.
Kant’a geldiğimizde ise tablo değişir. Kant için mesele mutluluk değildir, doğruluktur. Bir eylemin değeri sonucunda değil, niyetinde ve evrensel ahlaka uygunluğundadır. Mutluluk bir hedef değil, olsa olsa yan üründür. Kantçı hayat disiplinlidir, vicdanlıdır; insanı ayakta tutar ama çoğu zaman keyif vermez.
Benim durduğum yer ikisi de değil. Şuna inanıyorum: İstediğin ama inanmadığın şey doğru değildir. İnandığın ama istemediğin şey de seni mutlu etmez. Yani denge…
Bu ne saf hedonizmdir ne de saf Kantçılık. Bu üçüncü bir çizgidir. Bu, Yeliz çizgisidir.
Asıl soru şudur: Doğru olan şey mi bizi mutlu eder, yoksa mutlu eden şey mi doğrudur?
Yüzyıllardır insanlar doğruyu, mutluluğu ve başarıyı bir formüle dökmeye çalışıyor. Kimi bunu felsefede arıyor, kimi dinde, kimi kişisel gelişim raflarında. Aristo’ya göre mutlu olmak için asil bir soydan gelmek gerekiyor. Eyvah ki ne eyvah !! Ben köylü kızıyım mutlu olamam. Kapitalistler paranın mutlu ettiğine, sosyalistler ise sosyal yaşam becerilerinin mutlu edeceğine inanırlar. Bunların hiçbiri bende yok maalesef …
Mutluluk Türkçe sözlükteki tanımı itibariyle "bütün özlemlere, bütün isteklere eksiksiz bir şekilde ve sürekli olarak erişilmekten duyulan kıvanç durumu." demek. Etimolojisine göre yanılmıyorsam denge anlamı da çıkıyor. Ben genelde etimolojilerine bakıyorum, ona göre yorumluyorum.
Aslında mesele sanıldığı kadar karmaşık değil. Benim tanımım net: Eğer istediğiniz şey, ne kadar güçlü olursa olsun, içinizde en ufak bir şüphe barındırıyorsa o doğru değildir. Çünkü o küçük şüphe zamanla isteği içeriden çürütür. Aynı şey tersinden de geçerli. İnandığınız bir şey, eğer gerçekten istemediğiniz bir şeyse sizi tatmin etmez. Doğru gibi durur ama yaşanmamış bir hayat hissi bırakır.
Bu yüzden doğru şudur: Doğru; hem istediğiniz hem de inandığınız şeydir. “İnanmak başarmanın yarısıdır” derler. Bana göre bu cümle eksiktir. İnanç tek başına yetmez. İnandığınız şeyi sorgusuz sualsiz istemiyorsanız, sizi ileri taşımaz.
Bir örnek vereyim. Para kazanacağınıza inandığınız için kebapçı açabilirsiniz. İnancınız tamdır; para kazanacağınızı bilirsiniz. Ama kebapçı olmayı gerçekten istemiyorsanız, para gelse bile tatmin gelmez. İnanç ve istek… Bu iki kavram zihninizde ve kalbinizde en ufak bir çatlak bırakmıyorsa, işte o doğrudur.
Bugün kişisel gelişim sektörü insanlara umut satar. “Başarıya giden on adım”, “istediğini elde etmenin yolları”… Bu kitapları okuyup “okudum ve hayatım değişti” diyen kaç kişi tanıyorsunuz?
1970’lerde ortaya atılan ‘Kapıyı Çarpma Teorisi’ de bunun bir örneği. Önce büyük bir talep, sonra küçük bir talep. Kabul edilmesi beklenir. Ama insan sadece ikna edilecek bir nesne değildir. İnanmadığı bir isteği hiçbir teknikle kabul ettiremezsiniz.
İstediğiniz ve inandığınız şey sizi mutluluğa götürür. Başarıya götürür. Kazanca götürür. Ve bu yüzden doğrudur.
Aşk üzerinden bitirelim. Birini çok seviyor olabilirsiniz. Ama içinizde kemiren sorular varsa, ya da inanıyor gibi yapıp şüphe ediyorsanız orada bir eksik vardır. İstediğiniz şeyde şüphe yoksa, inandığınız şeyde şüphe yoksa ve bu ikisi aynı yerde buluşuyorsa çok şanslısınız. Çünkü doğru; dışarıdan dayatılan bir ahlak kuralı değildir. Doğru; sadece arzu da değildir. Benim tarafsız ama net görüşüm şudur: Doğru; insanın hem isteyip hem de içsel olarak ikna olduğu şeydir. İstek varsa ama şüphe varsa iç çürüme başlar. İnanç varsa ama arzu yoksa hayat mekanikleşir. Bu yüzden sadece hedonist olanlar tükenir. Sadece Kantçı olanlar katılaşır.
Ylz der ki: “İnsan, kendini ikna edemediği hiçbir doğruyla mutlu olamaz.”