Bazı adamlar tarih yazar, bazı adamlar ise tarihi yazdırır.
Ve bazı adamlar vardır ki, ufkunuzu açar… Onu gördüğünüzde içiniz ısınır. İçinizde aralanan küçük bir pencereden usulca bir ışık huzmesi girer. Farkında bile olmadan insanlara örnek olur, ilham olur, düşünme biçimlerini değiştirir. Çoğu zaman da bunun farkında değildirler.
Bazı adamlar yol olur. Bazıları ise yoldaş. Ama hepsi, bir şekilde insan hayatına dokunur. Doğrudan ya da dolaylı… Bir yön arayan insanlara ışık olur, pusula olur. Hayatlarında bir karar verirken, düşünürken, sorgularken bir iz bırakır. Benim için de böyleydi.
Bazı insanlar yalnızca yaşadıkları döneme değil, bir milletin hafızasına iz bırakır. İlber Ortaylı da onlardan birisiydi. Onu dinlerken yalnızca tarih öğrenmezdik. Geçmişle bağ kurmayı öğrenirdik. Merak etmeyi, sorgulamayı, düşünmeyi öğrenirdik. Bilgisi kadar duruşuyla da saygı uyandıran bir hocaydı. Onu dinlediğinizde sadece bilgi değil, bir kültür, bir zihniyet, bir bakış açısı kazanırdınız.
Türkiye’ye ''cahil'' kavramı gibi soğuk gelen bir kavramı sıcaklaştıran kişidir İlber hoca. okumanın, gezmenin, eğitimin, misyon ve vizyon geliştirmenin önemini gösterendir. Geride kitapları kaldı. Öğrencileri kaldı. Zihinlerimizde bıraktığı o güçlü iz kaldı. Çünkü bazı adamlar böyledir: İz bırakırlar. Ve onlar gittiğinde, yerleri dolmayacak gibi kocaman bir boşluk kalır. Bazıları “Deprem Dede” olur. Bazıları “Yaz dostum” der. Bir diğeri ise “Bak evladım, cahil cahil konuşma” diye uyararak tarihin sokaklarında size rehberlik eder. İşte böyledir bazı adamlar. Silinmeyecek izler bırakırlar.
“Bakın evladım, bakın arkadaşlar… Bu memleketin gençleri! Tarih diye bir şey var; onu bilmeden konuşmayın sakın! Osmanlı’yı ‘geriledi’ diye küçümsemeyin. 1453’te Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u aldı ama asıl mesele yalnızca bir şehrin fethi değildi. O fetih, hem Bizans’ın sonunu getirdi hem de Avrupa’da Rönesans’ı hızlandırdı. Avrupa o dönem hâlâ karanlıkla boğuşurken, biz Topkapı Sarayı’nda Farsça, Arapça, Rumca, İtalyanca konuşuyorduk. Kanuni devrinde Viyana kapılarına dayandık. Ama imparatorluğu güçlü kılan yalnızca ordu değildi. Timar sistemi vardı: köylü üretir, asker savaşır, hazine dolu kalırdı. Siz bugün ‘Avrupa Birliği’ diye koşuyorsunuz… O zamanlar biz onlara medeniyet ihraç ediyorduk; onlar bize elçi gönderiyordu. Bakın, tarih böyle okunur. Kuru ezberle değil… Akılla, ferasetle!”
Ne ilginçtir; sesinin tonu mimikleri, gülümsemesi hala gözümün önünde. İstanbul’un kalbinde bir hastane odasında sessizce kapanan bir kapı gibi… Bir devrin kapısı kapandı. 78 yıllık bir ömür… Ama o ömür, yalnızca yaşanmış bir hayat değil; bir hafıza, bir kültür ve bir mirastı. Sanki bir yakınımı kaybetmişim gibi hissettim. Sanki yaşayan bir kütüphanenin kapıları kapanmış gibi…
Bazı insanlar gidince sadece bir insan gitmez. Bir eksiklik doğar. Doldurulamayacak bir boşluk kalır. Türkiye değil, bütün entelektüel dünya bir şey kaybetti. Ama kaybedilen sadece bir insan değildi. Kaybedilen, bir bakıma tarihin kendisiydi. Çünkü bazı adamlar tarih yazar.
Arşivlere girer, belgeleri inceler, dipnot düşer, kitap basar. Ama bazı adamlar vardır ki… Tarihi yazdırır.
“İlber Ortaylı tarihi öyle anlatırdı ki, insan kendisini bir anda o çağın içinde bulurdu. Fatih’in İstanbul’u fethini dinlerken sanki o gün surların önündeydiniz. Kanuni’nin Viyana kapılarına yürüyüşünü dinlerken imparatorluğun gücünü hissederdiniz. Tarih onun dilinde kuru bir ders olmaktan çıkar; canlı bir sahneye, bir tiyatroya dönüşürdü.” diyor öğrencileri.
1947’de Avusturya’nın Bregenz kentinde doğmuştu. Ama ruhu İstanbul’daydı. Zihni ise bütün Avrupa’da dolaşırdı. Almanca, İngilizce, Fransızca, Rusça, Osmanlı Türkçesi… Diller onun için sadece araçtı. Galatasaray’dan Ankara’ya, Chicago’dan Berlin’e uzanan bir akademik yolculuk… Ama onun asıl kürsüsü bazen bir televizyon ekranı, bazen bir konferans salonu, bazen de bir kitap sayfasıydı. “Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek”, “Tarihin Işığında” ve daha nice eser… Her satırında aynı uyarı vardı: “Tarihi bilmeyen, geleceğini de bilemez evladım.”
Onu özel kılan şey yalnızca bilgisi değildi. Cesaretiydi. Ne resmi tarih kalıplarına teslim oldu,
ne de romantik bir Osmanlı nostaljisine kapıldı. Gerçek bir tarihçi gibi eleştirdi. Ama gerektiğinde savundu da. “Gerileme dönemi” diye küçümsenen yılları anlatırken bile, imparatorluğun diplomasi gücünü, askeri organizasyonunu ve devlet aklını gösterirdi. Gençler ona “İlber Abi” derdi. Yaşlılar “Hocam”. Ama aslında herkesin hocasıydı.
Bir gün onun sesi artık duyulmayacak. “Bakın şimdi…” diye başlayan cümleleri… “Evladım…” diye yaptığı uyarılar… Ama bıraktığı miras var. Binlerce öğrenci. Yüzlerce kitap. Milyonlarca insanın zihninde açılmış pencereler. Ve o unutulmaz gerçek: Tarihi yapanlar kadar, tarihi yazdıranlar da önemlidir.
İlber Ortaylı yalnızca tarih anlatmadı. Bir milletin tarihini yeniden sevdirdi. Bir dev kütüphane… İnanılmaz bir hafıza… Gerçek bir âlim… Hoşça kal profesör. Sen gittin belki ama “Aaa!” diyerek hayran kalan nesiller hâlâ burada. Ulusça bir tarih kaybettik. Ama tarihe bir İlber daha eklendi.