Bu köşenin yazarı olarak benim yazılarımı takip edenler, yazılarımı okuyanlar, bugün bire bir yaşamakta olduğumuz iklim değişikliği, halen hem evrensel anlamda, hem de ülkemiz anlamında yaşadığımız iklim krizi; “Ve eldeki verilerin 2024 yılına göre ‘Su yılı açısından’ yüzde 29 daha az verim aldığımız, son yarım yüzyılın en kurak yılı” diye tarif ettiğimiz bu yıldaki kuraklıkla ilgili yazdığım yazıları ve konu üzerindeki hassasiyetimi çok iyi bileceklerdir.
Küresel iklim krizi ve iklim değişikliği konusunda geçtiğimiz günlerde yeni bir çalışmayı araştırma ve onun sonuçlarına göz atma, inceleme olanağı buldum. Söz konusu çalışma Türkiye Bilişim Vakfı’nın platformu “Başlangıç Noktası Platformu” tarafından yürütülmekte olan “Be Node Research Projesi” kapsamında hazırlanmış, “Türkiye ve Yakın Çevresinde İklim ve Çevresel Faktörlerin Hareketlilik Üzerindeki Olası Etkileri, Senaryolar ve Gelecek Perspektifleri”.
Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Levent Kurnaz ve Vrije Universiteit Brussol’dan Prof. Dr. Tuba Bircan tarafından kaleme alınıp; iklim değişikliğinin Türkiye ve yakın coğrafyada insan hareketliliği üzerindeki etkilerinin veri temelli biçimde incelenip yayınlandığı verilere göz atıyor ve bu verilerden çok yararlı çıktılar elde ediyorum.
Be Node Research çatısı altında yayınlanan, IPCC (Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli) Altıncı Değerlendirme Raporu (ARG) senaryolarına dayalı projeksiyonlar, ulusal istatistikler ve sosyal araştırma bulgularını bir araya getirerek gelecekte iklim koşullarının değişmesi sonucu göç, yerinde kalma ve dayanıklılık dinamiklerinin nasıl dönüşebileceğini ortaya koyan bu araştırmadan çok yararlı veriler elde edip raporu incelemeyi sürdürürken artan sıcaklıkların yarattığı su stresi ve bunun sonucu tarımsal üretimde yaşanan düşüşün, kırsal geçim sistemlerinden kentleşme şekillerine kadar büyük alanları etkileme potansiyeline sahip olduğunu belirten bu raporun, bu söz konusu dönüşümün raslantısal bir olaydan öte, öngörülebilir bir süreç olduğunu vurgulayan, bilimsel verilere dayalı senaryo temelli planlamaya geçişin gerekliliğine dikkat çektiğini görüyorum.
İklime dayanan baskıların, özellikle suya erişim ve tarımsal üretkenlikteki azalma nedeniyle halen zaten mevcut olan iç göçü artırdığı, kentlere yönelen nüfusun, altyapı kapasitesi sınırlı bölgelerde yeni bir baskı unsuru olduğu, buna karşılık yaşlılar, kadınlar, engelliler ve bakımı zorunlu bireyler için zorunlu hareketsizlik adı verilen yeni bir kırılganlık alanını ortaya çıkardığı, bu dinamiğin ise hareketliliği yalnızca ekonomik bir olgu değil, aynı zamanda sosyal dayanıklılık meselesi haline getirdiği bir vakıa.
O nedenle raporun bu bölümü bana “Suriye, İran, Irak ve Orta Asya’daki mevcut çevresel kırılganlıkların ülkemizi hem geçiş, hem de yönlendirici bir etmen haline getirdiğini, ülkemizin bu konumunun yalnız kriz yönetimi ve sınır güvenliği açısından değil, bölgesel uyum ve dayanıklılık stratejileri bağlamında da çevresel değişim karşısında proaktif bir rol üstlenerek davranışa geçmesinin gereğini ortaya koyuyor.
Yukarıda sözünü ettiğim etmenlerin ışığında görüyorum ki, kırsal alanlarda nüfusun azalması üretim kapasitesini azaltırken, kentlerde hızla artan nüfusun barınma, ulaşım ve temel hizmetler açısından yeni eşitsizlikler yarattığını, mevcut alt yapının uyumlu olmamasının bu eşitsizlikleri derinleştirdiğini, ayrıca çevre nedeniyle boşluklar doğurabildiğini gösteriyor.
Bütün bu verilerin bana gösterdiği çıkarımların ışığında diyorum ki; İklimle bağlantılı insan hareketliliğini yönetmek için hem önleyici, hem de uyum temelli stratejilerin birlikte geliştirilmesi, kırsal bölgelerde yerinde kalmayı mümkün kılan sosyal ve ekonomik koşulların güçlendirilmesi, tarımsal üretimin iklime uyumlu ve dayanıklı hale getirilmesi, eldeki mevcut su kaynaklarının yer üstü ve yer altı anlamında sürdürülebilir şekilde yönetimi, kentlerde ise göçle büyüyen mahallelerin planlı şekilde altyapı ve hizmet ağlarına entegre edilmesi, ayrıca sosyal uyum politikalarıyla desteklenmesi bir zorunluluk.