Su bizim için öyle bir meta ki, Dünya Kaynakları Enstitüsü (World Resources Institute-WRI) verileri, ülke olarak 2040 yılında yoğun su stresi yaşayacak 20 ülke arasına bizim de gireceğimizi, hatta bundan daha da öte çoğu Afrika ülkesinden bile daha kötü durumda olacağımızı gösteriyor.

Birleşmiş Milletler’in (BM) konu ile ilgili yakın zamanda yayınladığı rapor, ülkemizin 2030’a kadar şiddetli kuraklık riski ile karşı karşıya olduğunu, ülke topraklarının yüzde 88’inin çölleşme tehdidi altında bulunduğunu, Konya Ovası’nda uzun yıllardır oluşmuş olan ve oluşumu halen devam eden yüzlerce yeni obruğun su iflasının en somut göstergeleri arasında yer aldığına işaret ediyor.

Birleşmiş Milletler’in yayınladığı son raporu inceliyorum. Raporun özünde dünya genelinde su kaynaklarının artık sürdürülemez bir noktaya ulaştığına, küresel ölçekte yaşadığımız bu süreci “Küresel su iflası” olarak tanımlamak gerektiğine, krizin sadece çevresel anlamda değil, toplumsal ve siyasal sonuçlar da doğurduğuna, su sistemlerinin ne zaman çökeceğinin öngörülemediğine işaret ediliyor.

Suyun üzün süredir doğal yenilenme kapasitesinin üzerinde tüketildiğini, birçok ülkede su sistemlerinin geri dönüşü olmayan bir noktayı geçtiğini belirten BM Raporu’nun Başyazarı BM Üniversitesi Su, Çevre ve Sağlık Enstitüsü’nün başında bulunan Prof. Dr. Kaveh Madani, bütün bu nedenlerle nehirlerin toprak neminin ve yeraltı su rezervlerinin kendisini toparlayamadığını ifade ediyor.

Raporu incelemeyi sürdürürken çok ilginç ve can alıcı bir noktayı raporda görüyor ve konunun altını kalın çizgilerle çiziyorum. Rapora göre ülkeler arası su kaynaklı çatışmalarda çok büyük artış var. 2010 yılında dünya genelinde yaklaşık 20 civarında olan su temelli çatışma sayısı 2024 itibari ile 400’ün üzerine çıkmış, aynı dönemde küresel ölçekte büyük göller 1990’lı yıllardan bu yana ciddi biçimde küçülmüş, veriler bize bunu gösteriyor.

BM verilerine göre bugün, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 75’i su bakımından güvensiz ya da riskli bölgelerde, yaklaşık 2 milyar insan ise yeraltı su rezervlerinin çöküşü nedeniyle zemini çöken ve çökmekte olan alanlarda yaşamını sürdürüyor.

İnsan olarak biz, kullandığımız tatlı suyun yüzde 70’ini tarımsal üretimde harcıyor, azalan ve kirlenen su kaynaklarıyla daha fazla tarımsal ürün elde etmek için çaba sarf ediyoruz. Birleşmiş Milletler, küresel gıda üretiminin yarıdan fazlasının artık su depolama kapasitesi zayıflayan veya son derece istikrarsız bölgelerde yapıldığına dikkat çekiyor ve bu durumda yaşadığımız su krizinin aynı zamanda büyüyen bir gıda güvenliği tehdidine dönüştüğüne işaret ediyor.

(Dün itibariyle İzmir’e hem tarımsal, hem de içme suyu anlamındaki Tahtalı Barajı başta olmak üzere ocak ve şubat aylarında yağan yağmurlar sonucu doluluk oranlarının (Tahtalı yüzde 34.79, Balçova yüzde 84.32, Ürkmez yüzde 93.40, Gördes yüzde 19.18 ve Alaçatı Kutlu Aktaş yüzde 57.07 doluluk oranı gibi) belirli sevindirici oranlara ulaşmasına rağmen, bu köşenin yazarı olarak ben rezerv koyarak beklentili iyimserliğimi korumak zorunda olduğumu, şubat ayının kalan bölümünde, mart ve nisan aylarında afete dönüşmeden yağacak yağmurların, hem insan olarak bizlere hem de doğadaki tüm canlılara ve doğaya yaşam kaynağı olmasını dilemek istiyorum.

Bir sonraki yazımda aynı konu ile ilgili araştırmalarımı ve sonuçlarını sizlerle paylaşmayı sürdüreceğim.