1854 kuruluşlu Louis Vuitton, seyahatin bir kültüre dönüşümüne şahitlik ve eşlik ettiği sandıklarıyla çıktığı yolculukta, valizlerden kol çantalarına, moda koleksiyonlarından makyaj serisine uzanan bir hikayeye imza attıktan sonra bu yıl markalaşmaya dair önemli bir dönüm noktasını kutluyor. Neredeyse herkesin kolaylıkla ayırt edebildiği ve tam da bu sebepten nokta atışı bir başarıya sahip olan çiçek ve elmas motifleriyle süslü ‘LV’ logolu Monogram deseni, 2026 itibariyle 130 yaşına basıyor ve Fransız marka bu miladı özel üretim modellerden oluşan bir kapsül koleksiyonla taçlandırıyor. İzmir İstinyePark’taki butiği gibi dünyanın farklı adreslerinde karşımıza çıkacak olan limitli sayıdaki koleksiyonerlere yönelik ürünler, aslında Vuitton’un klasikleşen ve imitasyon tehdidi altındaki en değerli karakter özelliğini korumaya yönelik sürdürdüğü adımların son halkaları. Monogram desen, 1990’larda markanın kreatif direktörü olan Marc Jacobs döneminde sanatçı işbirlikleriyle başlayan bir alt-üst edilme sürecine girmiş, Japon sanatçı Takashi Murakami’den geçtiğimiz ay kaybettiğimiz kült mimar Frank Gehry imzalı versiyonlara kavuşarak adeta gerek zamana gerekse sahteciliğe karşı duruşunu koruyabilmiş bir pop-kültür ve moda tarihi fenomeni. Ancak günümüz konjonktüründe, LVMH gibi dev bir lüks ürün grubunun amiral gemisi dahi olsanız, bu yeterli olmayabiliyor ve sürekli bir dönüşüm, çeşitlilik ve yenilik içinde olmanız gerekiyor. Sonuç; bu yıl marka ilk otelini Paris’in kalbi Champs-Elysées’de açmaya hazırlanıyor.
Lüks ve moda sektörü büyük bir değişimden geçiyor. Bunu moda evlerinin yakın geçmişte baş tasarımcılarını değiştirmesinden tutun, New York’taki Saks Fifth Avenue departman mağazasının şimdilerde iflasa hazırlanmakta oluşu ya da tekstil sanayicilerinin Türkiye’de fabrikalarını kapatmalarından anlayabilirsiniz. Çinli müşterilerin lükse daha az bütçe ayırmaları ve özellikle de lüks kategorisinin fazlasıyla satüre oluşu, tablodaki rakamların 2008 krizi seviyelerine düşüşünü açıklayabilecek unsurlardan sadece birkaçı. Demokratize oluşuyla daha geniş kitlelerin ulaşabildiği lüks, şimdilerde ikinci el satışlara yönelen yeni jenerasyon, logosuz ‘sessiz lüks’ gibi trendlerin ardından ve de süregelen savaş atmosferinden ötürü bir yorgunluk yaşıyor. Bu gerçekle baş etmek isteyenler farklı çıkış yollara başvuruyor; tıpkı çanta fiyatlarını gittikçe yükselterek daha az sayıda kişinin alım gücüne hitap edeceğini hesaplayan Chanel gibi. Bu ultra-lüks markaların karşılaştığı diğer bir bilmece ise, konuya ilgi duyan sosyal medya kullanıcılarının birer algoritma-zedeye dönüşmeleri ve bu sefer de sürekli herkeste ve her yerdeymiş gibi gördükleri için algılarında bozulma yaşamaları. Örneğin, Hermès’in Birkin çanta modelini satın almak isteyenleri gizli bir bekleme listesine aldığı şehir efsanesi geçerliliğini korumakla beraber, Instagram hesabının Keşfet sayfası bir anda renk renk çeşitleriyle, türlü profilden kullanıcın elindeki bu çantayla kaplandığını gören potansiyel müşteri, o ürüne karşı duyduğu arzu seviyesinde bir azalma yaşayabiliyor.
Orta sınıfın eriyişi, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada görülüyor ve lüks sektörü de bundan nasibini alıyor. Erişilebilir markaların reklam kampanyaları ya da butik mimarileriyle lüks markaların verdiği kalite imajıyla yarışırken, işte pahalı markalar da kendilerini çeşitlendirmeye, lüksü safi bir sahip olma ya da alışveriş olgusundan çıkarıp, bir deneyime dönüştürmeye gidiyorlar. Online alışverişin gittikçe yaygınlaşması, geleneksel mağazacılık normlarına da dokuyor. Zara geçtiğimiz yıl dünya çapında 60 satış noktasını kaparken Barcelona’da Van Duysen imzalı mobilyaların yer aldığı şık bir amiral mağazanın kapılarını aralıyor ve böylece seçici algıların ayarlarına meydan okuyor. Bunun karşısında lüks markalar, mağazalarını raflarda ürünlerin yer aldığı, deneme kabinleri ve ödeme kasalarından oluşan dört duvar olmanın ötesine taşıyor. Louis Vuitton’un CEO’su Pietro Beccari, markanın Seul’de yeni açtığı ve içinde özel bir restoran ve café’nin yer aldığı butiği ‘retailtainment’, yani retail (perakende) ve entertainment (eğlence) kelimelerinin füzyonu olan anlayışın uzantısı olarak görüyor. Dior’un Avenue Montaigne adresinde bir müzeye ve restorana sahip oluşu yine aynı felsefenin bir başka örneği.
Kişiselleştirilebilir zigzag motifi, Monogram’a kafa tutacak kadar ülkemizde geniş bir hayran kitlesine ulaşan Serra Türker ve Misela çantaları gerçek bir markalaşma ve başarı hikayesine emsal teşkil ederken, lüksün aslında özel hizmet anlayışıyla eş anlamlı olduğunu kavrayan, modanın topraklarımızdaki ilk adreslerinden Vakko ve İstanbul’un iki yakasında açtığı şık otel ve rezidansları ise dünyada çeşitlenmeye giden vizyoner markaların Türkiye’den zarif birer yansıması. Moda ve lüksün transformasyondan geçtiği bu dönem ve sonrasında, daha nice yerli örnekler ile karşılaşabilmek dileğiyle.