Önce kendi nefsime, çevremize, Müslüman toplumlarına ve Müslüman ülkelerine bakınca bu sorular aklıma geliyor. Ne oldu veya neler oluyor bizlere? Bugünün mümin ve Müslümanlarına ne oldu? Nedir bu değişiklik? Bu duygu değişikliği, düşünce değişikliği nedendir? Düğünlerimiz ayrı bir dert, neden İslami kurallara, Kur'an'ın emirlerine uygun bir düğün yapamıyoruz? Kur'an dinleriz, vaaz dinleriz, sohbet dinleriz, söylenenleri duyamayız. Camiye gireriz de camide olamayız. Namaz kılarız, namazımızdan haz alamayız. Peygamberimizden bahsedilir, bir kulağımızdan girer diğer kulağımızdan çıkar, duygulanamayız, haz alamayız.
Kırık dökük şarkılar, türküler dinlerken coşarız, hareketleniriz, oynarız da Allah kelamı Kur'an okunurken başka şeylerle meşgul oluruz, duymamazlıktan geliriz. Nedir bu hâlimiz? Cuma günleri vaaz ve hutbeler okunurken dikkat edin! Cemaati göz ucuyla şöyle bir süzün, cemaat ne durumda, ne hâlde, dedikodular peşinde.
Kendinizi de dinleyin, ne ile meşgul olduğunuzu bir düşünün. Allah'ın azabından, cehennemden ve kabir azabından bahsediliyor ama kimseler kılını dahi kıpırdatmıyor. Allah'ın rahmeti, peygamberlerin şefaati, cennet güzellikleri müjdeleniyor, hiç duygulanamıyoruz bile. Aslında korkunç bir manzaradır bu.
Hiçbirimiz coşamıyoruz, hâlimize ağlayamıyoruz. Allah kelamı karşısında kalbimiz hiç de ürpermiyor. Tüylerimiz diken diken olmuyor. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyruluyor:
“Müminler ancak o kimselerdir ki; yanlarında Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O'nun ayetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.”
Bizim durumumuz, hâl ve hareketlerimiz, davranışlarımız Kur'an'ın bu sözlerine hiç de uymuyor. Ne oluyor bizlere, kendimize gelelim. Kendi kendime soruyorum. Ya Rabbi! Ne oldu bize? Ne oldu bu cemaate? Ne oldu bu namaz kılanlara? Ne oldu bu cami cemaatine? Neler oldu, neler oluyor bu İslam toplumuna? Kabahat kimde ve kimdeydi? Biz mi coşamıyorduk, hoca mı? Coşturamıyordu? Birimizde bir şeyler vardı veya hiçbirimizde bir şey yoktu.
Bazen hocalar cemaat tarafından böyle bir soruya muhatap olurlar. Eğer hocalar iyi anlatsalar, bu millet düzelir. İslami hayat, cemiyetimize hâkim olur, diyerek hocaları suçlarlardı.
“Bu bir hidayet meselesidir. Bak! En büyük tebliğci Hz. Peygamberimiz (sav), Ebu Cehil'i yola getiremedi değil mi? Meşhur bir hoca efendinin deyimiyle “Bugünün bilgili ve ateşli vaizleri karşısında cemaat uyanamıyorsa, kimse kusura bakmasın, bu cemaatin ruhu ölmüştür. Çünkü uyuyan insan bir şekilde uyanır, duyar. Ama ölmüşse duymaz, etkilenmez.” diyordu. Belki de teşhis buydu.
Bizden öncekiler böyle miydi hâlbuki? Allah'ın mübarek isimlerini duyunca bayılanlar olurdu, kendilerinden geçerlerdi. Kur'an dinlerken kendisinden geçenler olurdu.
Bakınız, Hz. Ömer (ra) şu ayetin okunduğunu duyduğunda biniti üzerinden bayılıp düşmüştür, evine götürülüp ancak akşamüstü ayılmıştır.
“Şüphesiz Rabbinin azabı bir gün mutlaka (vaki olacaktır) gerçekleşecektir. Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.”
Ve yine başka bir ayette şöyle buyruluyor:
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?”
İşte o mübarek insanların durumu ve bugün bizim okunan Kur'an'ın karşısındaki durumumuz. Onlar kendilerinden geçiyordu, bizim ise hiç kılımız kıpırdamıyor. Bakınız, büyük âlim Hasan-ı Basri de öyle diyordu: “Siz, onları görseydiniz deli derdiniz. Onlar da sizi görseydi bunlar nasıl Müslümanlar, derlerdi.”
Evet! Ne oldu dostlar, ne oldu? İnananlara, “inandık” diyenlere ne oldu? Duygulara, düşüncelere ne oldu? Olan oldu işte, bizlere bir hâl oldu. Camiler, inananları sıkar oldu. Hâlbuki; “Müminin mescitteki hâli, durumu balığın sudaki hâli gibidir. Münafığın mescitteki hâli ise kafesteki kuşun hâli gibidir.”
İnanmayanlara değil, Müslümanlara İslam'ı anlatmak mesele oldu. Kur'an İslam'ın yasaklarını söylüyor, alay ediliyor, “Zamanı mı?” deniliyor. Müslümanlar arasından İslam'ın hükümlerini tanımayanlar çıkıyor. Mesela; tesettür ayetini inkâr edenler çıkıyor. Namaz, oruç, hac, zekât diyorsunuz, tebessüm ediyorlar. “Bunları ileride yaparız.” şimdi genciz işareti yapıyorlar.
Bu gençler kabristanlığa gidip bir baksalar mezar taşlarında en çok genç isimleri yazılı olduğunu görürler. Ben gencim demek hiçbir şey ifade etmiyor. İçki haram deseniz, gülüyor adam. Kumar, zina vs. anlatıyorsunuz, eğleniyor.
Maalesef! Günümüz Müslümanına İslam ağır geliyor. Şehvetin, şeytanın, paranın, dünyalığın azdırdığı, baştan ayağa nefis kesilenleri, ölüm en kuvvetli vaiz iken gafil insanları uyaramıyor. Niceleri var ki, hakkı tanımıyor, batılı ayıramıyor. Hak ile batılı birbirine karıştırıyor. Aslında işlerimize şeytan karışıyor. Şimdi, ne oldu bizlere? sorusunun cevabı;
Daha dün inmiş gibi taze olan, insanlara kurtarıcı olarak uzatılan Kur'an'ımıza sımsıkı yapışmaktır. Kur'an öyle söylüyor; “Kur'an'ı duyup da duymayanlar gibi olmayın.” derken, “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasak etti ise ondan kaçının.” buyuruyor.
Çare; bu iki ana kaynaktır. Çare; bizi tekrar diriltecek olan, Allah'a hakiki bir kul olmaktır. Örneğimiz, önderimiz, liderimiz, rehberimiz Hz. Peygamber (A.S.)'e hakiki bir ümmet olabilmektir. Bir veliye rica etmişler: “Himmet buyurun da Ümmet-i Muhammed uyansın, kurtulsun.” diye. Velinin cevabı, bizim de cevabımız: “Nerede Ümmet-i Muhammed?”
İşte yine soruyorum? Nerede? “Muhammed'in ümmetiyim.” diyenler ne hâlde? Vahye uyanlar, sünnete bağlananlar nerede? “Muhammed (A.S.) demişse doğrudur.” diyenler hangi yerde?
Sayısız Müslüman, arzularını vahiy müessesesine bağlayamıyor. Sünnetle bağdaşamıyor. Bunun içindir ki; Kur'an okurken ağlayamıyoruz, çünkü okunan ayetlerin anlamını bilmiyoruz. Camilerde gönüller titremiyor. Üç paralık dünyalık için gözyaşı döken gözler, ahiret kaybına ağlayamıyor. Taş mı kesildi gönüllerimiz? Göz pınarlarımız kurudu mu? Peygamberden ayrılınca ağlayan hurma kütüğü? Hz. Ömer her akşam “Bugün Allah için ne yaptın?” diye kendisini sorgularmış. Ben de; “Biz Müslümanlara ne oldu? Biz nasıl Müslüman'ız diye, her gün kendimizi sorgulayalım lütfen!” diyorum.