Sinestezi adlı nörolojik durumu hiç duymuş muydunuz? Farklı duyular iç içe geçer ve bazen kelimelerin tadı olur, bazen de kokuların sesi. Geçtiğimiz günlerde 88 yaşında hayatını kaybeden efsane sanatçı David Hockney, işte bunu yaşıyor, müzik sesiyle beraber renkleri deneyimliyordu. Belki de doygun, pastel ve neon tonların süslediği stilize karakterlerden şiirsel doğa manzaralarına uzanan eserlerinin izleyici üzerinde bıraktığı senfonik etki ardındaki gizem budur. Ancak sanat dünyasında elde ettiği başarıları açıklayan farklı pek çok sebep var.
1937 yılında İngiltere’nin kuzey kesiminde, işçi sınıfı bir ailenin dördüncü çocukları olarak dünyaya gelen Hockney, Londra’daki prestijli Royal College of Art okulunun resim bölümünden mezuniyeti ardından 1963 ilk solo sergisi açmış ve tüm tablolarının satılmasıyla tıpkı eserleri gibi parlak bir gelecek vaat ettiğini kanıtlamıştı. Takip eden sene Los Angeles’a yaptığı seyahati ise hem o hem de sanat tarihi için bir dönüm noktası oldu. Havuzlu malikanelerin cazibesine kapılan Hockney, havuz sahnelerinin başrolde olduğu ‘Peter Getting Out of Nick’s Pool’ ve ‘A Bigger Splash’ gibi ikonik yağlı boya tablolara imza attı. Aralarından ‘Portrait of an Artist (Pool with Two Figures)’ 2018 yılında bir Christie’s müzayedesinde 90 milyon dolara satılarak yaşayan bir sanatçının eseri için verilen en yüksek rakam olarak rekor kıracaktı. Hockney’nin bu ayrıcalıklı yaşamlar içinde kurduğu arkadaşlıkları, eserlerine portre serileri olarak da konu oldu; tasarımcılar, koleksiyonerler ya da sevgililer… Sessiz iç mekanlarda beliren mesafeli çiftlere, sanatçının fırça darbeleri adeta elle tutulabilir bir enerji bahşetmiş gibiydi. “Ben çok kişiye anlam ifade eden resimler yapmak istiyorum. Sanat dünyasında sadece 25 kişinin anlayabileceği eserler yapmak bence delice ve saçma” diyerek sanata yaklaşımını özetleyen Hockney, yükselen çağdaş sanatın konseptüel duruşunu umursamadığını ifade etmişti. Bohem ve özgür bir ruha sahipti. Merak uyandıran ama kavraması kolay, tabir-i caizse ‘demokratik’ tavrıyla geniş bir hayran kitlesine kavuşmuştu.
Modern sanatın temsilcisi olması, David Hockney’nin kolay kategorize edilebileceği anlamına da gelmiyordu. Yağlı boya tablolarında farklı üsluplar benimsedi, 1980’lerde fotoğraf ve kolaj çalışmaları üretti, Sihirli Flüt gibi opera eserlerine sahneler tasarladı, hatta iPad kullanarak resimler dahi üretti. 2017 yılında Tate Britain’daki retrospektifi, müzenin en çok ziyaretçi ağırlayan sergisi oldu ve onu 2025’te Fondation Louis Vuitton’a sanat kariyerini kutlayan diğer bir dev sergi takip etti.
David Hockney, yaşam sevgisini siyah çerçeveli daire gözlükleriyle eşleşen eksantrik giyim zevkiyle de dışa vurdu. Yeni teknikler, farklı medyumlar denemekten ve değişimden korkmadı, pozitif, umursamaz ve nüktedan duruşundan vazgeçmedi ve hiç durmadan üretti. İçindeki çocukla barışık kimliğini sanatına yansıtan, ve bunu da bizlerle paylaşmaktan geri durmayan Hockney’i hatırlamaya ve ölümsüz eserlerinden yaşama ilhamını bulmaya devam edeceğiz.