Ülkeler öncelikle tasarruflarını artırmak isterler. Bu artan tasarruflar, yatırımlara dönüşmeli... Bunun için de ülkede bir sermaye birikimi gerekiyor. Bu sermaye birikiminin de ülkenin üretim ve istihdamında büyük katkısı olacağı bir gerçek.
Sermaye birikiminde ise maalesef ‘birikemeyen’ bir sermaye var. Sürekli tasarruf açığımız ve sürekli yurt dışından ülkeye para girişini beklememiz söz konusu. Yani başka ülkeden tasarruflarını talep etmeye devam ediyoruz. Bunun adına ‘borçlanma’ diyoruz.
Bu konuda Türkiye'nin yıllardır devam eden, hatta kanayan bir yarasına dikkat çekmek isterim: yurt dışına çıkan/kaçan sermayemiz...
Bu mevzuyu ‘rasyonel akıl’ diye başlayıp hararetle övenler gördüm. Hatta bu ‘rasyonel davranış’, dedikleri şeyin ülkeye zarar vereceğini bile bile ‘küresel sermaye aklı’ diye cilalayanlar bile oldu.
Oysa mesele ne rasyonellik ne de küreselleşme! Mesele, bu ülkenin sırtında büyüyen sermayenin, fırsatını bulur bulmaz soluğu yurt dışında alması; üç kuruşunu ülke dışına çıkarmasıdır…
Türkiye’nin yapı taşı sayılan holdingler ve büyük şirketler, senelerdir ülkeye katma değerli yatırımlar konusunda son derece ketum ama Türkiye'nin milyoner hesapları, milyar dolarlık kişi sayıları artmaya devam ediyor...
Üretim söz konusu olunca Ar-Ge desen sınırlı, yüksek teknoloji desen cılız, verimlilik artışı desen çoğu zaman lafta. Buna karşılık paranın büyük kısmı hep yurtdışına gömülmüş durumda... Gayrimenkul alımıyla, finansal varlık, fon adıyla… Hepsi tamam. Ama bu topraklarda değer üretmeye, istihdam oluşturmaya gelince birden temkinli olmak niye? Biraz daha ‘bekleyelim’ refleksi niye?
‘Bakarsın at ölür; bakarsın padişah ölür, bakarsın ben ölürüm’ tavrını anlamak mümkün değil!
Diyeceksiniz ki: “Para onların, istediklerini yaparlar”. Hayır kardeşim, o iş öyle değil. Eğer sen bu ülkede zenginleştiysen, bu ülkenin milli geliriyle, işçisiyle, kamu altyapısıyla, teşvikiyle bu boyuta geldiysen; sadece kârını değil, sorumluluğunu da üstleneceksin. Dünyanın hangi ülkesinde var, TL cinsinden dağıtılan temettünün İngiliz bankasındaki hesaba aktarılıp ülkeden sessizce çıkarılması? Bu mudur piyasa ahlakı?
‘Güven yok, siyaset sorunlu’ diyeceksiniz. Güzel bahane. Ama bu hikâye son 20 senenin ürünü değil. En başından beri böyle. Türkiye’de sermaye hep kısa vadeyi, risksizi ve çıkışı sevdi. Uzun vadeli sanayi, derin teknoloji, sabır isteyen yatırım ise hep başkasının işi oldu.
Carry trade deyip geçmeyin! Kimler yapıyor sanıyorsunuz carry trade’i? O sıcak para gelirleri milli servet değil mi? Peki nereye gidiyor o servet? Üretime mi, istihdama mı, yoksa Kapıkule'den öteye mi?
Bir de şu soru var: Tüm malı mülkü satsalar, kazançları borçlarına eşit mi? Yani sıfıra sıfır mı çıkarlar bu ülkeden? Yoksa geride yine kamuya, bankalara, topluma kalan bir kırmızı bakiye olur mu?
Sorunumuz sadece siyaset değil. Kabul edelim; sermayemizin bu kısmı da sorunlu. Cesareti, aidiyeti ve uzun vadeli memleket sevdası fikri eksik.
Bunu konuşmaya devam edeceğiz...