Eskiden üretim, illa ki üretim diye başlanırdı söze… Babalar evlatlarına öğüt verirken, “Para kazanmak istiyorsan; bir şeyler yap-sat, üret-sat.” derdi. Sonra bu biraz değişti: “Daha çok kazanmak istiyorsan al-sat.. Daha daha çok kazanmak istiyorsan almadan sat.” Hatta önce sat; sonra al.” Halini aldı… Komisyonculuk mevzusuna bizim aklımız pek almadı. İlla ki fabrika, tarla… Üretim olacak ve o üretim yerini göreceğiz.
TOGG konuşuyoruz yıllardır: Hâlâ daha “Bunun fabrikası dışarda, bizimkiler gemilere yükleyip, gece vakti limana indirip; sonra buradan tırlara yükleyip, dağıtırlarmış!” diyen ve buna da inananlarımız az değil. Bana kalsa bu bile önemli ve kıymetli bir hamle olurdu… Karbon emisyonları ve kirlilik orada kalırdı.
Dünya ekonomisinde üretim, döngüsel bir seyirde gelişiyor. Batıda önemi azalan imalat sanayi ve endüstri, üretim üssünü az gelişmiş ülkelere kurarak finans, pazarlama ve iş organizasyonları ile gelişiyor. Hammaddeye yakın olmak, enerjiye yakın olmak, işgücüne yakın olmak, pazarlara yakın olmak önemli birer değişken haline geldi.
Ancak dön dolaş yeniden bir noktaya gelindi ki: istihdam… İşgücünü belirli ölçüde istihdam edemedikçe ekonomiler yeteneklerini kaybetmeye başladı. Haliyle bu durum, yetenek avcıları için “hazır av” demek… İnovatif ve kreatif yeteneklerin göç etmesi… Sanat ve estetik kaygısını taşıyan kişilerin kalkıp gitmesi…
Bir de açık ve kapalı sistemler anlayışı var ki bu da tek başına sorun çözemez oldu. Pandemi gibi ya da boykot vs durumlarında, herhangi bir kapanma anında bu ihtiyaçların karşılanabilme şekli, ülkenin kendi öz yeteneklerinde gizlidir. Açık sistemler kendileri dış etkileri yönetebildikçe güçlenir; kapalı sistemler kendi sorunlarını içeride çözebildikçe…
“Varsa yoksa üretim” derken, ekonominin bu değişime ayak uydurmasından söz etmekteyiz. Ekonomi üretmese bile üretebilme becerisine sahip olmalıdır. Üretim, varlığın korunmasını sağlamak zorundadır. Bu yüzden üretim “Ekonomik Kurtuluş Savaşı”nın bir parçasıdır. Her fabrika bir kale, her ihracatçı bir “uç beyidir.” Bu yüzden üretimi bir milli güvenlik unsuru olarak görmek gereklidir.
Ekonomik büyüme rakamları kadar üretim, teknoloji potansiyeli, siyasi istikrar, enerji bağımlılığı seviyesi ülkenin varlığını ve etkisini yakından ilgilendirmektedir. Üretim ve ticaret, alt gelir gruplarının bir üst toplumsal tabakaya geçişinin önemli birer aşamasıdır. Orta gelirliler ya da orta kesim böyle böyle aşağıdakini çeken, mevcudu yukarıya çıkartan bir misyon üstlenir. Mülkiyet ve gelirin tabana yayılması böylelikle kolaylaşır. Sermaye sadece belirli ellerde toplanmamış olur.
“Ganimet Devleti” değilse bir ülke, orta sınıfı geliştirmek zorundadır. Onların vergisiyle ekonomiler operasyonel hale gelecektir. Orta sınıfın gelişmesi ortalama insandan ve ortalama yeteneklerden bir üst seviye olan nitelikli işgücü, üretim ve ticarette etkin ve hareketli grupların ortaya çıkmasında etkili olur. Bunun da sonucu AR-GE ve teknoloji alanında gelişmek demektir. Çin’in başarısının arkasında, bu yeteneklerin geliştirilmesi olduğunu da görmekteyiz.
Hürmüz Boğazı krizinde olduğu gibi enerji bağımlılığı ve tedarik zincirlerindeki tıkanma ülkeleri kapatabilmektedir. “Her fabrika bir kaledir” dediğimiz bu noktada üretimi (tarım ve sanayi) geliştirmek ve engellememek şart hale gelmektedir. İstihdam için fabrikaların aktif olması gerekmektedir. Üretim kapasitesi finansı çektiği gibi, satış konusunda ülkeleri de seçebilecektir.
Dünya haritasına 3 saniye bakıp da Türkiye’nin önemini fark edemeyecek kimse olamaz! Ancak, artan üretim maliyetleri, enerji maliyetleri ve finansman maliyetleri baskısı, Türk sanayicisi ve üreticisi için ağır şartlar getirmektedir. Tekstilde Mısır’a taşınan 5 milyar dolarlık üretim gücü burada başka yetenekleri tetikleyebilmelidir.
Sonuçta modern zamanlardayız: Yapay zeka, tasarımdan iş gücüne, yüksek katma değerli pek çok fırsatlar sunmaktadır. Verimlik ve enerji bağımlılığı için farklı alternatiflere odaklanılmalıdır. “Yerli ve milli” konsepti geliştirilmeli, yerli üretim ve yerli üretimi tercih normal bir davranış haline dönüşebilmelidir. Bunun yolu da kendi ürettiğini tercih eden, kullanan ve tüketen bireyler ve kurumsal yapılar olabilmekten geçmektedir.
Üretimden maliyetlere
Prof. Dr. İbrahim Attila Acar
Yorumlar