Yunan askeri, İzmir’i işgale güle oynaya geliyordu. Hiç dönmeyeceklerini sanarak pek acele de etmiyorlardı. Gıcır gıcır otomobillerin bagajları içki kasalarıyla doluydu. Yol boyunca işgal ettikleri köylerde Türk kızlarını oynatmak en büyük zevkleriydi. Zaman zaman mola vererek eğlenceler düzenliyor, erkek erkeğe bile dans ediyorlardı. Nazilli ve Salihli’de sabahlarken akşamları tiyatro sahnesi oluşturuyor, burada Yunan klasiklerini sergiliyorlardı.

Çünkü gittikleri yerde onlar için ‘sigorta’ görevi gören, ama Türkler için yüz karası hain bir Vali vardı: Kambur İzzet Paşa. İttihat ve Terakki karşıtı olan İzzet Paşa, İngilizlere biat eden, milliyetçi Türkleri cezalandıran bir mülki amirdi. İspiyonlayarak pek çok İttihatçı’yı ya hapse attırmış ya da sürgüne göndertmişti.

İşgal günü İzmir sokaklarında Batı stili şapka giyen sayısı öyle artmıştı ki, herkes hayretler içindeydi. Bunların Ermeni asıllı oldukları sonradan anlaşılacaktı. Bunlar, işgalci Yunan askerlerinin Türklere uygulayacakları mezalimden kurtulmak için böyle yapıyorlardı.

İşgal, henüz düzenli olmayan ordu, Anadolu’nun değişik yörelerinde, işlevini yitirmiş Osmanlı Hükümeti’nin komutlarını uyguladığı için ‘zahmetsiz’ olmuştu.

İhanet baş roldeydi. Bu oyunu bozan Hasan Tahsin ve bir grup arkadaşının da bu ihanet çetelerinin tuzaklarına düşmesi maskelerin düşmesine yol açmıştı.

Hep kalacaklarını zannettiler. Bütün çalışmalarını ona göre planladılar. Türklere zulmettiler. Emir erleri zaten göreve hazırdı: Kambur İzzet Paşa, bir dediklerini iki etmiyordu.

Sonuç, onların istediği gibi olmadı. Sonraları bir başka hain Kadir Mısırlıoğlu’nun dediği gibi ‘Keşke Yunan askeri kazansaydı’ da olmadı. Bütün bunlar, bugün özgürlüğü ve Cumhuriyet’i en çok savunan bir kenti yarattı. İzmir’i ve onun yürekli insanlarını.

Garip soyadları nasıl doğdu?

Soyadı Kanunu’nun uygulanmasında bazı sıkıntılar yaşandı. Şöyle ki… Bazı insanlar, sahip oldukları ünvanların ellerinden alınacağını sandılar. Klişeleşmiş bir soyadı gibi gördüler olayı ve hükümetin bütün çağrılarına rağmen nüfus üdürlüklerine gidip soyadlarını tescil ettirmediler.

Eşref Şefik, sonraki yıllarda bu uygulamadaki zorluklarla ilgili anısını bir radyo programında anlatırken şöyle demişti:

“Herkesin, kendinden menkul lakabı vardı: Şahinoğulları, Bilekbüken, Şaşmaz, Dokuzcanlı gibi. Bir de adlarından sonra efendi ve ağa sözcüklerinin kullanılmasını çok istiyorlardı. Batı ülkelerinde neredeyse 300 yıldır soyadı uygulaması varken bizde adeta tepki yaşanıyordu. Hükümet iyice bastırınca ve para cezası getirince nüfus daireleri birden doldu. Nüfus memurları çileden çıkmıştı. Bugün ortalıkta onca saçma soyadı varsa bunun sebebi, yaşanan o yoğunluğun bunalttığı nüfus memurlarıdır. Bazı memurların gıcıklık olsun diye komik soyadları uydurdukları da görülmüştü.“

Soyadları kütüğe yazıldı ama köylerde uzun zaman kullanılmadı. Babanın adına ithafen ‘Hüseyinin Muharrem’, ‘Kemalettinin Hayri’ gibi, insanlar birbirlerini bugün Batı’da bazı ülkelerde ‘Junior’ biçiminde uygulanan şekilde anmaya başladılar. Bu uygulama, köylerin bir kısmında geleneksel halde hala sürüyor.

Mal beyanı safsatası

Arada bir gündeme gelip sonra da kaybolan ‘Mal Beyanı’ konusu, görülüyor ki alabildiğine hafife alınıyor.

Mal beyanı, hafife alınmadığında toplumun en güçlü denetim sistemidir.

Ciddiye alınmıyor, çünkü işe ‘cıbıldak’ girip sonrasında alabildiğine köşeyi dönenlerle ilgili devletimizin hiçbir şeffaf uygulaması yok.

Top sosyal medyaya atılmış, kamuoyu neyi öğreniyorsa ondan öğreniyor. Ve sonra da bekliyor ki, devlet harekete geçsin, gereğini yapsın.

Keşke yapılsa ama yapılmadığı algısı kamuoyunda daha hakim.

Bu adamsendecilik, elbette mal beyanını kale almayanların sayısını artırıyor.

Toplumun kahrı ise zirve yapıyor.