Almanlar, dünyada sınai üretimin yüzde 10’luk bir payına sahip.
Çinliler, daha çok üretiyor görünse de durum öyle değil. Çin, fason üretim de gerçekleştiriyor. Yani Almanya’da üretilen bir malı, yine bir Alman firması adına aynı kalitede üretiyor.


“Alman malı” diye bir kavram, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu ülkenin en önemli başarılarından biridir. Çünkü kalite ve ürünün uzun ömrü, hep gözetilmiş ve bu ülkede geleneksel hale getirilmiş.
O yüzden dünyanın her yerinde bu ülkenin malları aranıyor.
Bizde tam tersi.
Almanya’da sonsuz ömür biçilen bir ürünün benzeri Türkiye’de bir yılda çöpe gidiyor.
Beyaz eşyaya on yıl ömür biçiliyor. Daha az ömür biçilenler de var. Mesela beş yıl sonra arızalandığında size servis hizmeti sunmuyorlar.
Buna “İşleyen sanayi “ adını takmışlar.
Bu adı takan adam diyor ki:
“Bir ürün kısa zamanda ömrünü tamamlamalı ki, yenisi üretilsin. Sanayi hep hareketli olsun. İstihdam sağlansın.”
Bu arızalı kafaya uyan ülkelerin hepsine şimdi “Üçüncü dünya ülkesi” diyorlar.
Biz de onlardan biriyiz.
Kaliteyi değil neleri düşünmüşüz meğer.
Evladiyelik kavramı, Osmanlı’da “Ahi Evran” geleneğinin simgesiydi.
Almanlar, muhtemeldir, bizden çaldılar, “Alman malı” kavramı” oluşturdular.
Dünyada erken emekliliği biz keşfettik. Şimdi de “Erken eskitme” geleneğiyle yaşayıp gidiyoruz.

PTT’ye dair

PTT, Cumhuriyetimizin en değerli kazanımlarından biridir.
Yaşamımızın her evresinde sevinçlerimize, heyecanlarımıza, hasretlerimize, aşklarımıza, hüzünlerimize ortak olmuş bir kurumdur PTT.
Biz, postacı yolu gözleyen bir kuşağız.
Mektup, telgraf, sabit telefon gibi; şimdi her biri nostalji olan hizmetleri sunardı PTT.
En çok da mektup yazmak.
Ne güzel bir şeydi. Sevgililer birbirine, askerler ailelerine, kurumlar karşılıklı olarak mektup yazarak ciddi bir trafik oluştururlardı.
PTT, gazetelere de ayrı bir hizmet sunardı. Gazetelerin gönderilerine indirim uygular, keza telefon görüşmelerini de düşük ücretlendirirdi.
Gazetelerin aboneleri vardı. Bunların bantları gündüzden hazırlanır, gece gazete basıldıktan sonra her bir abonenin gazetesi bantlanır ve gece postanesine bırakılırdı.
Abone, bu sayede ertesi gün postacının ulaştırması sayesinde erken saatlerde gazetesine kavuşurdu.
Bu hizmetinin karşılığında PTT, 1 kuruş gibi göstermelik bir ücret alırdı.
Bu ücret yıllar içinde artırıldı ve birkaç yıl öncesine kadar 25 kuruşa yükseldi. Sonra 40 kuruş oldu, geçen yıl 45 kuruş ve bir ay önce de 2 TL.
Yani PTT, basına “Benden bu kadar” dedi.
Artan maliyetler devreye girdi ve ipler koptu.
Zaten mektup yok artık. Sabit telefon yok, telgraf yok. Postacı evlere artık ihbarname, fatura, icra yazısı taşıyor.
Romantizmin hiçbir izi olmadığı ortada.
Bu da bir parçası olsun demiştir, artırmıştır fiyatı.
Canı sağ olsun.
 

İnanmıyorlar
Milleti öylesine ayrıştırmışlar ki, bir yanda 7500 lira emekli aylığı alanlar, öbür yanda bundan habersiz olanlar ve hatta olduğuna da inanmayanlar.
Tuzu kuru olanlarla tuza muhtaç olanların dünyaları çok farklı.
İki ayrı gezegen gibi.
Nasıl biz “Falan gezegende acaba hayat var mı?” diye soruyorsak, onlar da “7500 lira ile geçinen olur mu canım?” diyerek kendilerine oyun çıkarıyorlar.
Bu farklılaşma, gerçeği görmeyenlerin zafer kazanmasına neden oluyor ne yazık…
Görseler ve inansalar, her şey öylesine değişecek ki…

Danışan artık dağı aşamıyor. Neden? Herkes ayrı telden çaldığı için kafası çok karışıyor garibimin!
***
Kızını dövmeyen dizini dövermiş. Demek ki ülkemizde kadına şiddetin tarihçesi çok eskiymiş!
***
İzmir'de üst geçitlere zarar veren vandallar için 24 saat kameralı takip dönemi başlayacakmış. Ceza olarak da bozdukları yürüyen merdivenlere bu vandalları basamak yapsak diyorum hani!
***
Demet Akalın ''Mümkünse annesiz bir sevgili istiyorum'' demiş. Bak Demet, diyelim bir annesiz bir erkek sürekli seni mezara götürür tükürdüğünü yalarsın sonra!