Geçtiğimiz günlerde 11’inci ölüm yıldönümünde rahmetle andığımız Süleyman Demirel, Türk siyasetinin belki de gelmiş geçmiş en renkli kişilerinden birisiydi.
Renkliliğinin özünde zekası, hafızası, bilgisi yanında engin hoşgörüsü de hep yer almıştır.
1962 yılında Adalet Partisi Genel İdare Kurulu’na girerek siyasete başlayan Demirel, bu hoşgörüsünü yaşamının sonuna kadar sürdürmüştür.
1969’lu yılların sonlarına doğru, yayın hayatına yeni başlayan bir gazetenin; ailesini hedef alan yayını bile onu isyan ettirememiş, konuyu, “Özür dileme” noktasına getiren bir politika izleyerek kapatmıştır.
Demirel, kendisine küfür ettiği için gözaltına alınan bir adamı “Mutlaka kızdırdık ki küfür etti. Salın, gitsin” diye mağdur etmeyerek, kendisini her vesileyle yerden yere vuran rahmetli Levent Kırca’nın oyun çadırı büyük hasar görünce yardımına ilk koşanlardan birisi olarak hoşgörü zenginliğini sunmaktan geri kalmamıştır.
Amerikancı, Morrison, Mason gibi suçlamaları da yaşamı ve icraatlarıyla reddeden Süleyman Demirel, ilk siyasi rakibi İsmet İnönü karşısında elinin ayağının titrediğini defalarca itiraf etmekten çekinmeyen bir lider olarak da anılmıştır.
TRT’deki açık oturumların mimarı odur. İlk oturumları yöneten TRT Haber Dairesi Başkanı Hüsamettin Çelebi’ye “Beni sakın kayırma” diye tembihte bulunan da odur. Onun ve diğer liderlerin bu açık oturumlardaki üslubu her zaman takdirle anılmaktadır.
Demirel’in bu ülkeye yaptıkları asla unutulamaz. Yurt sevgisi, insan sevgisi her zaman vazgeçemedikleriydi. Kendisine darbe yapıp hapse attıran Kenan Evren’e ve daha önce emrinde çalışıp daha sonra Cumhurbaşkanı olan Özal’a, siyasete dönmemesi için çalışma yaptıkları halde mevkilerini dikkate alarak saygıda kusur etmemiştir.
Bütün bunlar bir “Demirel modelidir” ve günümüzde çok aranan bir model olduğu da gerçektir.
CHP’yi sahipsizleştirmek
CHP toz duman… Belediyelere peş peşe operasyonlar… Görevden almalar, görevlendirmeler…
Şu anda CHP’lilerin yüzde 99’unun mutsuz olduğu kesin. Bu mutsuzluğun sebebi, partiyi sahipsizleştirme politikasıdır ve bunun da mimarı olarak şu anda Kemal Kılıçdaroğlu görülüyor.
Kılıçdaroğlu’nun fahri avukatı Gürsel Tekin, bu gelişmelerin yasal bir süreç olduğunu savunuyor ama örneğin zorunlu olan böyle bir gelişme içinde 9 il başkanının görevden alınmasına bir neden gösteremiyor.
Bu sahipsizleştirme politikası, hem operasyon uygulanan belediyeleri çaresiz bırakmıştır, hem de diğer belediyeleri ‘Operasyon görebiliriz’ duygusuna kaptırmıştır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun atanmış ‘Genel Başkan’ sıfatıyla bu operasyonlar hakkında hiçbir açıklaması ve tepkisi yoktur, olmamıştır. Onun yerine bu görevi, zaten işi başından aşkın olan Özgür Özel üstlenmiştir.
Bu gidişatın adını koymak o kadar zor değildir. Buna ‘Siyasi fıtrat’ denir. Yani politik çöküş.
Belediyelere peş peşe düzenlenen operasyonların mercii ve kaynağı, ‘şartların oluşuyor olmasını’ ileri sürerek mesaiye devam edecektir. CHP’nin atanmış Genel Başkanı sustukça, ses çıkarmadıkça ve olup bitenleri içine sindirdikçe de ‘o şartlar’ hep var sayılacaktır.
CHP’nin sahipsizliği, demokrasi çarkına çomak sokmaktan farksızdır. Demokrasi çarkının sağlıklı dönmemesi de geleceğimize dair endişeleri artıran bir acınası durumdur.
Küçük beklentiler
İzmir’de kent genelinde pek çok otobüs durağında; hangi otobüsün duracağını belirten bir kayıt yoktur.
O duraktan ilk kez otobüse binenlerin tereddüt ettiği bu durum, sanki ESHOT, kıdemli yolculara hizmet veriyor algısını doğuruyor.
Keza pek çok kavşakta ‘Sağa dönüşte yayaya yol ver’ uyarısı yok. Kentte yaya çizgilerinin sayısı giderek azalıyor. Araçların yaya çizgilerinde yayaya yol vermesi gerektiği bilinci inanılmaz ölçüde az.
Tretuvarlar yine işgal altında. Tamam, biz Akdeniz ülkesiyiz, biraz da tretuvarı kullanırız ama bu işgallerde terazi şaşıyor.
Çağdaş bir kentte yaşamak hepimizin en büyük hakkı. Bu küçük gibi görünen beklentiler, kolay karşılaşılan cinsten.
Bekliyoruz ve ısrarlıyız.