Şu günlerde nereye baksak, hangi ekrana kafamızı çevirsek aynı ortak nabız atıyor: Dünya Kupası. Tüm dünya adeta devasa, tek bir kalbe dönüşmüş, yuvarlak meşin topun peşinden heyecanla koşuyor. Benim bu büyük şölende asıl dikkatimi çeken ise sahadaki skorlardan ziyade, tribünlerin ve sokakların yarattığı o muazzam görsel şölenler oldu. Özellikle sosyal medyada, Instagram’da karşıma çıkan koreografi videolarını hayranlıkla izliyorum. Futbolcuların ikonik hareketlerinden, estetik çalımlarından esinlenerek binlerce insanın tek bir vücut gibi hareket etmesi tek kelimeyle büyüleyici.

Bu videolar bana aslında çok temel bir gerçeği fısıldıyor: Dünya insanlarının bir arada olmaya, ortak bir coşkuyla kenetlenmeye ne kadar çok ihtiyacı varmış... Sınırların, dillerin ve kültürlerin ötesinde, insanlığın birleşmeye, aynı şeye sevinip aynı heyecanla nefesini tutmaya susadığı bir dönemden geçiyoruz. Futbol, sadece bir oyun olmadığını; milyarları aynı paydada buluşturan muazzam bir birleştirici güç olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

Dünya bu küresel heyecanın dalgalarıyla çalkalanırken, benim içimde ise çok garip, tarif edilemez bir huzur var. Aslına bakarsanız, arkamda bıraktığım haftaya dönüp baktığımda; yorgun, yıpratıcı ve stres yükü oldukça yüksek günlerden geçtiğimi itiraf etmeliyim. Sanırım ne demek istediğimi hepiniz zaman zaman deneyimliyor, hayatın benzer virajlarından geçiyorsunuzdur. Hayat bazen üstünüze gelir; hak etmediğiniz cümleleri işitir, omuzlarınızda taşımak zorunda olmadığınız yüklerin baskısını hissedersiniz.

Haksızlığa uğramak... İnsanın boğazına bir yumrunun oturmasıdır o an. Hak etmediğiniz bir ithamla karşılaştığınızda içinizden koca bir çığlık atmak gelir ama sesiniz dışarı çıkmaz. Kendinizi savunmaya çalışmanın, "Aslında öyle değil" diye çabalamanın o yıpratıcı yorgunluğunu çok iyi bilirim. İnsan bazen öyle anlarda adaleti yeryüzünde bulamayacağını düşünür, içine kapanır. Haksızlık insana kendini dünyada yapayalnız hissettirir.

Ancak ben bu yaşıma kadar yaşadığım her deneyimde, yürüdüğüm her yolda felsefenin ve hayatın o kadim gerçeğini gördüm. Sokrates’in binlerce yıl önce baldıran zehrini içmeden hemen önce eşine söylediği o muazzam sözü hatırlarım hep: “Ne kötü, seni haksız yere cezalandırıyorlar” diyen eşine, “Haklı yere cezalandırsalardı daha mı iyiydi?” diye yanıt verir. Çünkü bilir ki, haksızlık yapanın ruhu kirlenir, haksızlığa uğrayanın ise sadece canı yanar.

Eğer yaptığınız işin doğruluğundan eminseniz, niyetiniz temizse ve en önemlisi başınızı yastığa koyduğunuzda vicdanınız rahatsa, ne olursa olsun günün sonunda kazanan hep siz oluyorsunuz. Rüzgar ne kadar sert eserse essin, hakikat er ya da geç yerini buluyor. İşte tam da bu yüzden, içimde o her şeyden üstün olan "Allah biliyor" rahatlığı var. Bu huzur; maruz kaldığım tüm haksızlıkları, dışarıdaki tüm gürültüyü, dökülen tüm o gizli gözyaşlarını ve yorgunlukları tek bir anda silip süpürmeye yetiyor.

Tabii ki haftanın tek sancısı kişisel yorgunluklar değildi; içimde bir de Avusturya mağlubiyetinin getirdiği o buruk, milli hüzün var. Evet, turnuvaya istediğimiz gibi başlayamadık. Şu sıralar istatistik raporları, yapay zekalar ve bahis oranları Türkiye’nin Dünya Kupası’nı kazanma şansının sadece % 1 olduğunu fısıldıyor kulislerde. Matematik soğuktur, sadece sayılara bakar. Ama futbolun, inancın ve adanmışlığın, matematiği her zaman altüst ettiğini tarih bize defalarca gösterdi.

Ben o % 1’lik ihtimale bile inancımı sonuna kadar koruyorum. Bizim aslan parçalarının, bu ilk maç yenilgisinin ardından hızla toparlanacağına, o şanlı formanın hakkını vererek bize mucizevi sürprizler yaşatacağına yürekten inanıyorum. Umarım bu inancım ve dualarım gerçeğe dönüşür.

Çünkü tıpkı Dünya Kupası’nın tüm dünya vatandaşlarını tek bir çatı altında birleştirdiği gibi, bizim de kendi içimizde birlik olmaya, o eski, coşkulu ve güzel duyguları yeniden hep birlikte hissetmeye çok ama çok ihtiyacımız var.

Evet, turnuvanın raconudur; iyi oynayan kazansın. Ama lütfen, o iyi oynayan ve kupaya uzanan takım bizim Türkiye Milli Takımımız olsun!