Arkeolojik kazılarda bulunan tarihi eserler bana hep aynı şeyi hatırlatır: Zamanında kıymeti bilinmeyen insanları. İş işten geçtikten sonra değeri anlaşılanları. Bugün yanınızda duran, varlığına alıştığınız insanlar gibi… Ses etmeyen, iddia koymayan, “buradayım” demek için bağırmayanlar gibi. Kıymeti ancak yokluklarıyla fark edilenler.

Aslında sahip olduklarımız için de durum farklı değil. Bugün sıradan görünen şeyler, yıllar sonra çok değerli olarak karşımıza çıkar. Kullandığınız bir tabak… Evin bir köşesinde duran bir biblo, bir kap, bir eşya… Bugün gözünüzün, gönlünüzün takılmadığı her şey, aslında sandığınız kadar sıradan değildir.

Kıymet zamana bağlıdır. Zaman geçtikçe güç kazanır, anlam kazanır, konuşur. İnsan için de böyledir; eşya için de, toprak için de.

“Tarihin not defteri neresi?” diye sorsalar, hiç düşünmeden Anadolu derim. Çünkü Anadolu toprakları, bir zamanlar gündelik hayatta kullanılan, üstüne basılan, kenara atılan binlerce, yüz binlerce şeye analık etmiştir. Ve her biri zamanı gelince değer kazanmıştır. Ya da kaybolup gitmiştir…

Bu topraklarda hayat hiç durmaz. Toprağın bağrından her gün yeni bir şey çıkar. Bazen bir taş, bazen bir kap, bazen bir ekmek… Her biri “Ben buradaydım” demek için doğru zamanı bekler.

2025 yılı, Anadolu’nun bu sessiz bekleyişine sık sık tanıklık ettiğimiz bir yıl oldu. Toprak, sakladıklarını ardı ardına gösterdi ve bize şunu hatırlattı:

Bugün değersiz sandıklarımız, kıymetini bilmediklerimiz, kaybetmekten korkmadıklarımız yarın en kıymetli tanıklara dönüşebilir. İster bir insan olsun, ister bir eşya, ister binlerce yıllık bir iz…

Kıymet çoğu zaman geç kalındığında anlaşılır. Dedim ya; tarihin not defteri neresi diye sorsalar, hiç düşünmeden Anadolu derim. Çünkü Anadolu yalnızca büyük medeniyetlerin sahnesi değil; insanlığın küçük ama kalıcı notlar aldığı bir defterdir. Sayfaları düzgün değildir, kenarları yıpranmıştır ama silinmemiştir.

Bu topraklar binlerce yıldır oradaydı. Üzerinde yürüdük, ekip biçtik, suyunu içtik. “Toprak bereketlidir” dedik; ama çoğu zaman o bereketin neyi taşıdığını, neyi sakladığını merak etmedik. Gerçekler ortaya çıktığında şaşırmamızın nedeni de bu oldu: Yeni oldukları için değil, hep orada oldukları hâlde fark edilmedikleri için.

Bazen bir taş konuşur. Göbeklitepe’de olduğu gibi… İnsanlık tarihini yeniden yazdıran o dikilitaşlar, “biz buradaydık” demek için acele etmedi. Yüzyıllarca bekledi. Anadolu’nun dili böyledir; bağırmaz, sabırlıdır. Sabreden değerlenir.

Değer bilmeyene sabretmeye gerek yoktur. Yok olup gitmek, keşfedilmeyi beklemekten daha yegâne olabilir.

2025 yılı bu defterin sayfalarının hızla çevrildiği bir yıl oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Geleceğe Miras Projesi kapsamında, Anadolu’nun farklı köşelerinde kazılan her toprak parçası başka bir notu ortaya çıkardı. Bir yerde gülümseyen bir Medusa mozaiği bulundu; korku figürü olarak bildiğimiz bir yüzün aslında gündelik estetikle nasıl yumuşatıldığını gösterdi. Bir başka kazıda 4.500 yıllık altın broşlar çıktı; takının sadece süs değil, kimlik olduğunu hatırlattı. Tunç Çağı’na ait idoller, Urartu küpleri, ev içi kullanım izleri taşıyan kaplar… Hepsi büyük anlatıların dışında kalan ama hayatın tam ortasında duran şeylerdi.

En çok konuşulan buluşlardan biri ise Karaman’daki Topraktepe (Eirenopolis) Antik Kenti’nden geldi: Üzerinde Hz. İsa tasviri ve Grekçe yazıt bulunan, yaklaşık 1.300 yıllık karbonlaşmış ekmekler… Bir somun. Mayalanmış, pişirilmiş, paylaşılmak üzere hazırlanmış.

Bu ekmeklerin erken Hristiyanlık döneminin ritüel (komünyon) ekmekleri olduğu düşünülüyor. Yangınla karbonlaşarak oksijensiz ortamda adeta zamanı durdurmuşlar; formları, bezemeleri, hatta damga detayları hâlâ seçilebiliyor. Anadolu’da bugüne dek bulunan en iyi korunmuş örnekler bunlar.

Üzerindeki tasvir ihtişamlı değil; daha çok çalışan, eken, üreten bir figür gibi. Yanındaki yazı ise bir şükran ifadesi:

“Kutsanmış İsa’ya şükranlarımızla.”

Bu buluşu çarpıcı kılan yalnızca dini yönü değil. Ekmek gibi organik bir maddenin yüzyıllar boyunca bu kadar iyi korunmuş olması arkeolojide çok nadir. Ama asıl mesele şu: İnanç burada soyut bir fikir değil; günlük hayatın içinden çıkmış bir nesneye sinmiş durumda. Birinin yoğururken durup düşündüğü, pişirirken beklediği, belki paylaşırken sessizleştiği bir anın izi.

O ekmek o gün ne kadar değerliydi? Kıymeti bilindi mi?

Çok merak ediyorum… İnanıyorum ki sıradandı.

Yoğurulurken, pişirilirken, paylaşılırken belki dua edildi, belki şükür edildi; ama muhtemelen “bu ekmek bin yıl sonra konuşacak” diye düşünülmedi. Tıpkı yanımızdaki insanın, yarın yokluğunda anlaşılacak değeri gibi…

Aynı yüzyıllarda, aynı topraklarda farklı inançlar yan yana yaşadı. İslam’ın Anadolu’da yayılmaya başladığı dönemde Hristiyan topluluklar ritüellerini sürdürüyordu. Bu ekmek, o geçişin sessiz tanıklarından birisi. Kimse kimseyi silmedi; herkes kendi dünyasını yaşayıp toprağa bıraktı.

Bugün bu buluntular müzelerde sergilenirken mesele bir zafer ya da kayıp değil. Bu, geçmişi yargılamadan koruma meselesi. Seküler arkeolojinin yaptığı da tam olarak bu: Pot kırmadan, anlamaya çalışarak saklamak.

Anadolu’nun değeri tam burada. Büyük laflar etmeden, kendini öne atmadan, küçük notları muhafaza edebilmesinde. Tarih bazen bir tapınakta durur, bazen bir heykelde. Ama bazen de bir mutfakta, bir sofrada, bir dilim ekmekte saklıdır.

2025’in gösterdiği şey şu oldu: İnsanlık tarihi yalnızca kralların, savaşların, tanrıların hikâyesi değil. Günlük hayatın, emeğin ve beklemenin de tarihi var.

Ve belki de en ilginç tarafı şu: Onlar hiç kaybolmadı. Sadece biz, bakmayı geç öğrendik.

YLZ der ki: Hoş geldin yeni yıl…

Kara toprağın altında binlerce yıl saklanmayı beklemeden, kıymet bilmeyi ve sahip çıkmayı öğrenebildiğimiz bir yıl olsun. Çünkü en değerli şeyler, genellikle en sessiz bekleyenlerdir.