Şiddet gerçekten anlaşılmak zorunda mıdır?
Yoksa onu anlamaya çalıştığımız her yerde, biraz daha meşrulaştırıyor muyuz?
Sinemada şiddet çoğu zaman bir açıklama talep eder. İzleyici olarak gördüğümüz şeyi katlanılabilir kılmak isteriz; bir neden, bir geçmiş, bir kırılma anı ararız. Ana akım anlatı da bu ihtiyacı karşılar. Şiddeti estetikle çerçeveler, dramatik bir bağlama yerleştirir ve sonunda izleyiciye rahatlatıcı bir anlam sunar. Böylece şiddet yalnızca görünür değil, aynı zamanda kabul edilebilir hale gelir.
Michael Haneke’nin sineması bu kabulü reddeder.
Haneke, şiddeti açıklamaktan özellikle kaçınır. Onun filmlerinde şiddet ne büyük bir trajediye bağlanır ne de psikolojik bir gerekçeyle yumuşatılır. Çünkü Haneke’ye göre asıl sorun, şiddetin nedenleri değil; ne kadar sıradan, ne kadar gündelik ve ne kadar kolayca tüketilebilir olduğudur. Funny Games, bu sıradanlığı anlatır. Ama bunu bağırarak değil, sessizce yapar.
Bu noktada Jean-Luc Godard’ın açı/karşı açı üzerine söyledikleri hatırlanır. Godard’a göre her görüntünün tek bir hakikati yoktur; her bakış açısı kendi gerçeğini üretir. Notre Musique’te verdiği İsrail–Filistin örneğinde olduğu gibi: Aynı suya giren iki beden, iki farklı tarih ve anlam taşır. Görüntü aynıdır, ama gerçek değildir.
Haneke’nin sineması, şiddete tam da bu “karşı açıdan” bakar.
Funny Games’te izleyici, alışık olduğu gerilim anlatısının içine çekilir gibi yapılır. Sessiz bir ev, çekirdek bir aile, dışarıdan gelen tehdit… Ancak film ilerledikçe bu yapı bilinçli olarak çözülür. Şiddetin nedenine dair hiçbir açıklama sunulmaz. Karakterlerin geçmişi açılmaz, motivasyonlar verilmez. Şiddet çoğu zaman kadrajın dışında bırakılır; izleyiciye gösterilmez, sezdirilir.
Bu eksiklik bir kusur değil, bilinçli bir tercihtir.
Çünkü Haneke, şiddetin estetik bir gösteriye dönüşmesini istemez. Kameraya doğrudan bakan karakterler, anlatının kırılması ve izleyiciyle kurulan rahatsız edici ilişki, seyirciyi pasif bir tanık olmaktan çıkarır. İzleyici artık “ne olacak?” sorusunu değil, “ben neyi izliyorum?” sorusunu sormak zorunda kalır. Böylece şiddet bir hikâye unsuru olmaktan çıkar; izleme biçimimizin kendisi sorgulanır.
Klasik anlatıda şiddet çoğu zaman bir rahatlama vaadi taşır. Kötü cezalandırılır, düzen yeniden kurulur. Funny Games bu döngüyü bilinçli olarak kırar. Ne bir arınma vardır ne de bir kapanış hissi. Şiddet, açıklanmadığı için çözülmez; çözülmediği için de izleyicinin zihninde kalır.
Haneke’nin başka filmlerinde de bu tavır sürer. Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası’nda olduğu gibi, nedensiz görünen şiddet anları modern hayatın içindeki boşlukla yan yana durur. Büyük anlatılara, dramatik gerekçelere ihtiyaç yoktur. Şiddet zaten oradadır; gündelik hayatın tam ortasında.
Godard’ın söylediği gibi, hayal ürünü çoğu zaman düzenlidir; gerçek ise parçalı, belirsiz ve rahatsız edicidir. Sinema genellikle düzenli olanı tercih eder. Haneke ise bu düzeni bozarak, gerçeğin estetikle örtülmemiş yüzünü gösterir.
Belki de bu yüzden Haneke filmleri izleyiciyi rahatlatmaz.
Ama tam da bu nedenle, şiddeti izlenebilir bir nesne olmaktan çıkarır.
Ve geriye şu soru kalır:
Şiddeti anlamaya çalıştığımızda mı ona yaklaşırız,
yoksa anlamaktan vazgeçtiğimizde mi onunla gerçekten yüzleşiriz?