Hiç düşündünüz mü, bir ismi kaybettiğimizde aslında neyi kaybederiz?

Bir insan adını unuttuğunda sadece bir kelimeyi mi yitirir, yoksa kendisini mi?

Hayao Miyazaki’nin 2001 yapımı animasyonu Ruhların Kaçışı, ilk bakışta fantastik bir çocuk filmi gibi görünse de, aslında kimlik, arınma ve var olma mücadelesi üzerine kurulu felsefi bir yolculuk anlatır. Anne ve babasının açgözlülükleri sonucu domuza dönüşmesine tanık olan küçük Chihiro’nun, onları kurtarabilmek için ruhların yıkandığı bir hamamda çalışmaya başlamasıyla gelişen hikâye; bir çocuğun büyüme serüveninden çok, insanın kendi özünü bulma çabasına dönüşür.

Filmde Chihiro’nun yaşadığı her adım, yalnızca bir macera değil; bir dönüşüm halkasıdır. Bu dönüşüm, Hegel’in diyalektik anlayışını hatırlatır: Varlık ancak zıddıyla karşılaştığında anlam kazanır. Chihiro korkuyla cesaret, bağımlılıkla özgürlük, unutmakla hatırlamak arasında gidip gelirken aslında kendi sentezini yaratır. Hamamda çalışmaya başlaması, isminin elinden alınarak “sen”e dönüştürülmesi yalnızca büyülü bir ayrıntı değildir; kimliğin boşaltılmasıdır. İsim burada bir hitap biçimi değil, varlığın kendisidir. İsmi alınan Chihiro’nun dünyası silikleşir; kendisini yeniden inşa etmek zorunda kalır.

Bu noktada film yalnızca Batı felsefesiyle değil, Japon kültürünün kadim inanç sistemi olan Şintoizmle de konuşur. Şinto öğretisinde ruh kirlenebilir ama özünde kötü değildir; arınmaya ihtiyaç duyar. Hamam bu yüzden yalnızca bir mekân değil, bir ritüeldir. Kirli nehir ruhunun yıkanması, insanların doğaya verdiği zararın sembolik temizliği gibidir. Arınan ruh berraklaştıkça izleyici şunu fark eder: Kötülük çoğu zaman özden değil, birikmiş tortulardan doğar.

Karakterler de bu ikili yapıyı taşır. Yüzsüz ilk başta masumdur, sonra açgözlülüğün ve tüketimin simgesine dönüşür, ardından yeniden sadeleşir. Yubaba ile Zeniba aynı yüzün iki farklı yönü gibidir; biri kontrol ve sahip olma arzusunu, diğeri bırakabilmeyi temsil eder. Haku ise unutulmuş bir nehrin ruhudur; adını kaybetmiş, dolayısıyla kendisini de yitirmiştir. Chihiro’nun onu hatırlaması yalnızca bir dostluğu değil, bir varoluşu geri çağırmaktır. Film boyunca herkes bir şeyini kaybeder: İsim, hafıza, yön, arzu… Ve ancak kaybettikleriyle yüzleştiğinde kim olduklarını hatırlar.

Miyazaki’nin dünyasında büyü, kaçış değil aynadır. Domuza dönüşen ebeveynler tüketim kültürünün, Yubaba’nın sözleşmeleri modern hayatın görünmez anlaşmalarının bir yansımasıdır. Çocuk olan tek karakter Chihiro’dur ama en yetişkin kararları o verir. Çünkü büyümek yaş almak değil, özünü fark etmektir.

Sonunda ailesi hiçbir şeyi hatırlamazken Chihiro’nun saçındaki küçük toka yaşananların tek kanıtı olarak kalır. Sanki film şunu fısıldar: Bazı yolculuklar dışarıda değil içeride gerçekleşir ve onların izi gözle değil bilinçle görülür.

Ruhların Kaçışı bu yüzden yalnızca bir animasyon değildir. Bir çocuğun ailesini kurtarma hikâyesi gibi başlar, insanın kendisini kurtarma hikâyesine dönüşür. Arınmanın, hatırlamanın ve adını geri almanın filmi olur. Ve belki de en çok şunu söyler: İnsan bazen dünyadan değil, unuttuğu isminden geri dönmek zorundadır.