Son günlerde siyasi partilerde yoğun bir üye kayıt çalışması gözleniyor. Kentin belirli yerlerine stantlar kuruyorlar, partilerini tanıtıyor ve üye kaydı gerçekleştiriyorlar.
Bu partilerden biri olan Yeniden Refah’ın İzmir İl Başkanı Cemal Arıkan’la bir sohbetimizde kendisinden öğrendim ki, partilerine kaydettikleri kişilerin yüzde 80’i hayatında hiç siyaset yapmamış, yüzde 20’si de AK Partili ve partisinin politikalarına tepkili olduğu için Yeniden Refah’a geçmeye karar vermiş.
Bunu Saadet partisi Buca İlçe Başkanı Muhsin Temur’dan da dinlemiştim. Onlar da aynı minvalde çalışma yapıyor ve hayli de kayıt yaptıklarını söylüyor.
Aslında AK Parti, Saadet ve Yeniden Refah, temelinde Milli Görüş ilkesi yatan, Necmettin Erbakan’ın varisleri. Temelde birleştikleri şey inanç ve muhafazakarlık. AK Partili birinin CHP’ye geçmesi çok ekstrem bir durum olur. Saadet ve Refah’ı tercih etmeleri; bu partileri daha inandırıcı ve daha güvenli liman olarak kabul etmeleri esasına dayanıyor.
Yeniden Refah, genç üyelere büyük önem veriyor. Cemal Arıkan, İzmir genelinde 30 yaş altı 650 bin üyeleri olduğunu söylüyor. Arıkan, özellikle AK Parti’nin üye kayıtları konusunda manipülasyon yaptığını, çeşitli oyunlarla sayıyı yükselttiğini söylüyor ve bunun da o partiyi rehavete sürüklediğini iddia ediyor. Seçmenin de, parti yöneticisinin de ‘Nasıl olsa kazanırız’ rahatlığıyla hareket ettiğini belirtiyor.
Cemal Arıkan, İzmir’in ciddi bir kentsel dönüşüme ihtiyacı olduğunu anlatırken ‘Rantsal değil kentsel dönüşüm’ mantığıyla hareket edilmesini, bu konuda en iyi örneği de Gaziantep Şehit Kamil Belediyesi’nin verdiğini sözlerine ekliyor.
Model kent olmak
Dünyayı bırakalım; kendi ülkemize dönelim.
Model kentlerimiz var:
Örneğin Antalya. Turizmi doya doya yaşayan ve yaşatan bir kent.
Mardin, pek çok dinin ve kültürün bir aynası durumunda.
İstanbul, Boğaz’ı, sarayları, camileriyle bir dünya kenti…
Bursa Uludağ'ı, ipekçiliği ve sanayisiyle, keza Adana bu yönüyle, Gaziantep yemekleriyle markalaşmış kentlerimiz.
Saymakla bitmez.
İzmir'imize geldiğinde nedense şöyle bir duraklıyoruz:
Biz hangi tanıma uygun bir kentiz:
Turizm?
Tam değil.
Üniversite kenti?
Yine tam değil.
Özgürlüğü doyasıya yaşayan bir kent?
Büyük ölçüde evet ama yine tam değil.
Öyleyse biz neyiz, biz kimiz?
Bizi dünya nasıl tanıyor?
Tarihi zenginliğimiz (Efes hariç) hemen hemen yok gibi.
Fuarlar kenti desek, o da yeterli değil.
Tamam, İzmir'de yaşamak, zorlukları görmezden gelmemiz halinde hepimize büyük keyif veriyor ama markamızın, kimliğimizin ne olduğunu net bilmeden yuvarlanıp gidiyoruz.
....
Saydığımız bunca modelden hangisine daha uygun İzmir acaba?
Aldığı büyük göç nedeniyle demografik yapısı hayli zengin olan ve çokça kültürün harmanlandığı bu güzel kente, acaba nasıl bir model monte edersek kendimizi konuştururuz?
Bu soruların cevabını vermek, şu anda o kadar kolay değil. Ama üzerinde kafa patlatılması gereken bir konu diye düşünüyorum.
İzmir'in marka mı, yoksa model bir kent mi olması gerektiğine kafa yorulması, geleceğimize daha güzel bakmamıza da bir vesile olacaktır.
Siz de ‘Pluviofil’ misiniz?
Hemen konuya gireyim:
Yağmur yağınca mutlu olan, yağmur sesi ve kokusuyla huzur bulan kişilere ‘Pluviofil’ denir. Latince ‘Yağmur-Pluvia’, Yunanca ‘Seven-Philie’ kelimelerinin bileşimiyle oluşan bu terim, kasvetli ve gri havalardan keyif alan, yağmurlu günlerde enerjisi artan insanları tanımlamak için de kullanılır.
Daha üç ay öncesine kadar yağmur bizim için öylesine bir özlem haline gelmişti ki, o kurak günler geride kalıp yağmurlar peş peşe gelmeye başlayınca hepimiz sevinip huzur bulmadık mı?
Doğa, büyük bir zenginliği barındırıyor. Doğanın sunduğu bu zenginliğin içinde de yağmurun ayrı bir yeri var ve biz bunu çok değil bir yıl içinde keşfettik. Sosyal medyada peş peşe yağmur videoları paylaşılıyor ve bunu paylaşanlar, bu videoları izlerken bile başkalarının da mutlu olmasını istiyorlar.