Charles Whitman, 1966 yılında önce annesini ve eşini öldürdü, sonra Teksas Üniversitesi’ne giderek, gelişigüzel ateş açtı, 14 öğrenci öldü. Elbette cinnet geçirmişti ama bunun beyindeki bir arızayla bağlantısı var mıydı?
Türkiye’nin en ünlü beyin cerrahı, çocukluk arkadaşım Prof. Dr. Cengiz Kuday’a bunu sordum. Sorumun asıl amacı sadece Whitman değildi tabii. Günümüzde Whitman’ı gölgede bırakan birileri var. Netanyahu ve Trump gibi.
Cengiz Kuday, onlarca insanın ölümüne yol açan Charles Whitman saldırısının, yıllar sonra yapılan otopside ‘Amigdala’ bölgesinde bulunan bir tümörle açıklanmaya çalışıldığını söyledi ve şöyle dedi:
“Türkiye’de ‘Dinar Canavarı’ olarak anılan vakada da benzer şekilde ‘Frontal’ bölgede bir tümör tespit edilmişti. Beynin davranış ve dürtü kontrolünü yöneten merkezlerdeki bozukluk, insanın karakterini ve kararlarını dramatik biçimde değiştirebiliyor. Bu örnekler, tıp dünyasında uzun süredir tartışılan bir soruyu gündeme getiriyor: Beyin sağlığı ile insan davranışı arasındaki çizgi ne kadar net? Bu soru sadece bireysel trajediler için değil, siyasi tarih için de geçerli. Bugün dünyaya baktığımızda insanın aklına istemeden şu soru geliyor: Dünyanın kaderini belirleyen liderlerin zihinsel durumlarını gerçekten ne kadar biliyoruz. Dünya, nükleer silahların gölgesinde, büyük ekonomik krizlerin ve bölgesel savaşların eşiğinde ilerlerken Trump’tan Netanyahu’ya, Putin’den diğer küresel aktörlere kadar birçok liderin verdiği kararlar, milyonlarca insanın yaşamını etkiliyor. Belki de insanlık tarihinde ilk kez, birkaç kişinin zihinsel dengesi bu kadar büyük bir küresel sonuç doğurma potansiyeline sahip. Bu yüzden mesele, yalnızca politika değil, bir anlamda nöroloji meselesi. Çünkü tarih bazen ideolojilerle değil, birkaç gramlık bir beyin dokusunun içindeki elektriksel fırtınalarla yazılabiliyor. Ve insan ister istemez soruyor: “Bugün dünyayı yöneten zihinler gerçekten ne kadar sağlıklı?”
Avcıların işi artık çok zor
Ülkenin hemen her yerine yayılan ormanlar, bu ormanlarda yaşayan onca yabani hayvan…
Hepsi gerilerde kaldı. Ormanlar kesildi, yaban hayvanların sayısı azaldı, nicelerinin nesli yok oldu.
Bütün bunlar, sonuçta avcıları etkiledi.
Avcılar, artık avlanmak için gözlerini karartıp Irak’a, Suriye’ye gidiyor.
Türkiye’de avcılık yapmak zorunda kalanların da sıkıntıları büyük.
Yılda iki kez devlete vergi ödüyorlar. Biri avcılık belgesi için, diğeri de avda kullandıkları tüfek adına. Bu, toplam 8 bin lirayı buluyor. Silah, daha donanımlı ise 10 bin liraya kadar yükseliyor.
Avcı, zaten sınırlı olan av mevsiminde Tarım Bakanlığı’ndaki özel birimi arıyor, falanca yerde avlanmak istediğini söylüyor. Yetkili, oradaki kontenjan açıksa ne avlayacağını soruyor. Eğer kontenjan doluysa başka yere yönlendiriyor. Orada da ne avlayacağını soruyor. Sonra da ne kadar avlayabileceğini, aksi halde cezalandırılacağını hatırlatıyor.
Av alanları, avcı kılığında müfettişlerle dolu. Yanlış yapanın canını öyle bir yakıyorlar ki.
Bir de şöyle bir bilgi var.
200 bin liraya kadar çıkan cezalar var. Jandarma ve Orman korucuları, sıkı takipte. Müfettişlerle iş birliği yaparak yanlışa mahal bırakmıyorlar. Domuz avı için yapılan sürek avlarında avcılar, çeşitli hayvan sesleri çıkararak birbirlerine seslenirken aslında büyük bir hata yapıyorlar. Diğer avcılar, sesin geldiği yerde hayvan olduğunu sanıp silahı ateşliyorlar.
Onun için avcıların son günlerde geliştirdiği bir cümle var:
“Avcılar, en çok birbirini vuruyor” diye. Bu tür kazaya kurban gidenlerin sayısı o kadar artıyormuş ki.
Çakar cumhuriyeti
Konuya bir kaç kez değindiğimi hatırlıyorum:
Resmi araçlar, eskiden olduğu gibi siyah renkli olmadıkça bu araçlardaki suistimaller önlenemez.
Geçenlerde İzmir’in göbeğinde; Fevzipaşa Bulvarı’nda çakarlı bir aracın, arabesk şarkının ortalığı inlettiği umursamazlıkla seyrettiğine tanık oldum.
Bu aracın gerçekten çakar takıp takmayacağını öğrenme şansımız yok. Olmayınca da böyle rezilliklere razı olmak durumunda kalıyoruz.
İstismarcıların meydanı boş bulmalarındaki temel şansları, çakar taktıkları aracın siyah renkli olmamasıdır.