Geçtiğimiz günlerde bir polis memuru intihar etti. Arkasından bıraktığı mektupta da; Sedat Peker’den çocuklarına bakmasını istedi.

Polis intiharlarındaki dalgalanmalı artış, elbette mercek altına alınması gereken bir konu ve mutlaka bu yapılıyordur.

Beş yılda 450 polis intihar etmiş. Türkiye’de her ay 7-8 polis canına kıyıyor.

Polislik, her şeyden önce çileli bir meslek. Polis, hep kötüyle karşı karşıya gelir. İyi bir şeyle karşılaşmaya zaman bulamaz. Bunun başında terör gelir ki; yaşam riskini en çok etkileyen faktör de budur. Yerli ve Milli Parti Genel Başkanı Teoman Mutlu, bununla ilgili yaptıkları araştırmanın sonuçlarını geçtiğimiz aylarda açıklamıştı. Bu araştırma sonuçlarına göre polis, yüksek maaş alıyor denilse de çalışma saatine böldüğünüz zaman asgari ücretten daha az maaş alan bir meslek grubu olduğu ortaya çıkıyor. Polisin fazla mesai almadan gece gündüz çalıştığı için ek iş yapma imkanı da yok. Eşine, çocuklarına ayırabileceği zamanı da yok. Çünkü polisin doğru dürüst izin hakkı yok. ‘Soruşturma geçireceğim, rütbe alamayacağım, azar işiteceğim’ diye endişe eden rütbeli polisler, stresini emrindeki polislere yansıtıyor. Mobbing had safhada. Sendikası olmayan polisin hakkını savunacak kimsesi yok. Türk polisi, maddi sıkıntıların ve kötü çalışma koşullarının getirdiği ailesel sıkıntılardan ve işyerinde kötü muameleden, yani mobbing nedeniyle intihar ediyor. Giderken de ailesini Sedat Peker’e emanet edenler de çıkıyor.

Günlük hayatta; en çok da trafik polislerinin onaylamadığımız üslubu ile karşılaştığımızda bu nedenleri bir hatırlayalım ve empati yapalım. Canımızı, malımızı, namusumuzu emanet ettiğimiz bu kurumun, intiharı barındıran bir yapıdan devlet babanın şefkatini artırması ile kurtulacağına inanıyoruz ve bunu bekliyoruz.

Telefonsuzluk sendromu

Telefon, hayatımıza girmeden önce daha sosyaldik. Birbirimize daha kolay ulaşıyor, daha çok halvet olabiliyorduk. İçimizde hiç endişe taşımadan sevdiklerimizi hatırlıyor, onlarla buluşmakta asla zorluk çekmiyorduk.

Sabit telefon denen icat, yaşam konforumuzu artırdı ama sosyal tempomuza bir hareketlilik getirmedi. Ne zaman ki o mübarek cep telefonu ile tanıştık; hayatımız allak bullak oldu. O, cebimizdeyken kendimizi daha bir güvende ve rahat hisseder olduk. Bir yerde unuttuğumuzda ya da şarjı bittiğinde ne yapacağımızı bilemez hale geldik.

Bizim ‘Sessiz Kuşak’ bu evrimi en iyi yaşayan ve gözleyen nesildir.

4 yıllık emektar telefonum, geçenlerde sizlere ömür…

30 saat bir azap içinde yaşadım. ‘Sessiz Kuşak’lı olmanın avantajı falan, hepsi fos çıktı. Hayatım karardı sanki. İçimden ‘Allah’ım, kimseye böyle bir acı vermesin’ dediğimi hatırlıyorum.

Sonrasında; bana ulaşamayanların fütursuz sitemleri, zaten büyük olan burnumun daha da büyüdüğüne ilişkin sözlerini de duymak, telefonsuz kalmanın acı sonuçlarına iyi birer sos oldu.

Onun için; siz siz olun telefonsuz kalmayın. Ya da hiç telefonla tanışmayın.

Bunun ikisini de beceremediğinizde yaşayacağınız sendrom, sizi inanın en az 10 yıl yaşlandıracaktır.

Sülün Osman’ın konferansı

Bizim devletimiz sürpriz yapmayı sever.

1960’lı yıllarda dolandırıcılar kralı olarak anılan Sülün Osman, İstanbul’da köprüyü, Valilik binasını, belediye otobüslerini, kandırdığı saf vatandaşlara satmış, bir marka olmuştu.

Hapse girdiğinde cezaevi yönetimi, kendisinden, diğer mahkumlara bir ders niteliğinde konferans vermesini istedi. Sülün Osman, bunu kabul etti ve ‘Nasıl namuslu yaşanır?’ konulu konferansı ile yine gündemin başına oturdu.

Sülün Osman, saf insanları kandırmış, böyle yol almıştı. Şimdi ondan feyz (!) alanların yaptığı soygunların yanında onunkiler devede kulak kalır.