Geçtiğimiz günlerde; İzmir Adliyesi’ne bağlı olarak faaliyet gösteren İzmir Denetimli Serbestlik Müdürlüğü’nün Şirinyer’deki son derece modern binasında bir toplantıya katıldım. Burada daha önce de tanıdığım Müdür Can Deveci’nin nasıl güzel işler yaptığına tanık oldum.
Öğrendim ki, böyle kurumlar toplumu suça karşı korumak için var edilmişler. Ceza sisteminde Adalet Bakanlığı’nı en son sıraya koymak ana hedef.
Devlet, 2014’ten bu yana mahkuma para cezası vereceğine onu uygun işte çalıştırmayı tercih ediyor. Bu da Denetimli Serbestlik uygulamasının önemini ortaya koyuyor. Kurum, İzmir’de 29 bin 926 denetimli serbestlik kapsamındaki hükümlülerle ilgileniyor. Öncelikle onları risk değerlendirme yöntemiyle seçiyor ve 500 çok basit soruya verdiği cevaplarla topluma zarar verip vermediği belirlendikten sonra sisteme dahil ediliyor.
Böyle hükümlüler için basit uygulama, üçte biri cezaevi, üçte biri açık cezaevi ve üçte biri de Denetimli Serbestlik.
Denetimli serbestlikte kat görevlisi, aşçı, bezden kukla yapımcısı da yetiştiriliyor. Burada esas olan kişinin becerisi ve rehabilite edilebileceği ortam. Avrupa’ya bile örnek olacak bu kurumda kamuda ücretsiz çalışanlar, bahçe bakımı ve çaycılık gibi işleri tercih etse de avokado bile yiyebilecek düzeyde işleri tercih edenler de çıkıyor.
İzmir, Türkiye’nin en iyi üçüncü müdürlüğü. Şimdi bu kurum, sekiz ortağı ile birlikte Buca’nın Kaynaklar Köyü’nde Bağımsızlar Köyü kuruyor. Buca Belediyesi’nin tahsis ettiği alandaki bungalov tipi evlerde bağımlı çocuklar rehabilite edilecek ve topluma kazandırılacak.
Bu arada bir şey öğrendim. Devlet, cezaevlerinde hükümlü ağırlamıyor. Cezası bitince, cezaevindeki bütün masrafları daha sonra kendisinden tahsil ediliyor.
1960’lı yıllarda idam edilen Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun ailelerinden idam sehpasındaki ipin parasının istenmesi, bir yalan değilmiş meğer.
Sonuçta böyle kurumlara ihtiyaç var. Keşke ihtiyaç olmasa konusu ise ayrı.

Prof. Dr. Ali Günay Balım, Müdür Can Deveci ve Prof. Dr. Şükran Köse, bezden kukla yapım atölyesinde. Bu kuklaların malzemeleri bağış olarak sağlanıyor ve daha sonra ihtiyaç sahiplerine ücretsiz dağıtılıyor.
Patlıcanın günahı ne?
Çarşı pazar fena yanıyor. Hele patlıcanın yanına hiç yaklaşılmıyor.
Sebep: Savaş var. Amerika, İsrail’le bir olmuş, Orta Doğu’yu bombalayıp duruyor.
Böyle durumlarda bizim milli geleneğimiz devreye giriyor. Altına, dövize hücum. Arz talep değişince de fiyatlar tepe yapıyor.
Altına ve dövize neden hücum ediyoruz? Kimse izah edemiyor. Rüzgardan nem kapan bir ekonomik yapı oluşturmuşuz, böyle olması için de elimizden geleni yapıyoruz. Ama her seferinde zarara uğrayan yine biz oluyoruz.
Yaklaşık on yıl önce gittiğim Filipinler’de 16 gün kaldım. Şunu gözledim: Devlet, serbest piyasa ekonomisine izin vermiyor. Döviz kurunu o belirliyor, bir şeye zam yapılacaksa o karar veriyor. Ülkede ekonomik anlamda her şey stabil ve sıkı baskı altında. Sonuçta -aslında bölgesel niteliği icabı olmuyor ya- bir şey olacak diyelim, kimse kulak asmıyor. Asmadığı için her şey tıkırında gidiyor. Ve insanların yüzü hep gülüyor.
Filipinler’i örnek alacak durumda ve coğrafyada değiliz. Örnek almamıza da izin vermeyen güçler çıkar ortaya. Ama Türkiye’de Orta Doğu kaynıyor diye patlıcanı 150 liradan satın almak da dokunuyor bize. Mübarek, uzun süre saklanabilse yastık altına bile koyacaklar çıkar.
Elhasıl, kendimiz ediyor, kendimiz buluyoruz. Patlıcanı 150 liradan satın almanın mantığı, bizi bizden koparıyor.
Mağdurum ki konuşuyorum
Örnekleri çok. Her partide görülebiliyor. Adam, bünye içinde süt dökmüş kedi misali. Velev ki mağdur edilsin, onu tutabilene aşk olsun.
Günümüzde en tipik örnek Hüseyin Kocabıyık.
Daha düne kadar partisine toz kondurmayan Kocabıyık, şimdi toz kondurmamak için çaba sarf edenleri neredeyse yiyecek.
Geçmişteki örnekler Bülent Arınç ve Kemal Kılıçdaroğlu. Daha geçmişte Abdullah Gül… Çok daha geçmişte Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu.
Bu siyasetçiler sayesinde o siyasi partilerin iç yüzünü de öğrenme imkanı buluyoruz.
Sayıları çoğaldıkça bilgi hazinemiz doluyor. Memnunuz.