Dünyanın itilip kakılan bir toplumudur Romanlar. Hindistan’ın Kuzey Batı’sından Avrupa’ya yayılmalarıyla başlayan uzun bir serüvenleri vardır.
Yoksulluktan geldikleri için bunu bir geleneksel yapı olarak içlerine sindirmişler ama sonrasında özellikle sanata yönelerek müzisyen, yorumcu, dans sanatçısı gibi dallarda önemli isimler çıkarmayı da başarmışlardır.
Türkiye’de müzik ve dans sektörünün 150 yıllık geçmişinde Romanları, kusursuz icraatlarıyla görmek mümkündür. Kıt kanaat geçinmişler, yine horlanmışlardır. Mesela devlet kurumlarına ve belediyelere işe alınmamışlardır. Varsa örnekleri çok azdır.
Bugün gelinen noktada müzik ve sahne sektörü yok olduğuna göre bu kocaman topluluğun ne yediğini ne içtiğini soran bir ‘Merkezi İdare’ olup olmadığını da sorgulamak gerekir. Neyse ki Türkiye’nin çok etkin bir sivil toplum örgütü olan İlim yayma Cemiyeti Vakfı, Romanlara sahip çıkarak bu boşluğu doldurmuştur. Vakıf, yoğun bir bağış desteğiyle Romanlara yemek vermekte, giyecek sağlamakta ve eğitimlerine -dini vasıfta olsa da -destek vermektedir.
Gönül isterdi ki, belediyeler Roman Bandoları ya da orkestraları kurarak değil, onları; sahip oldukları yeteneklerini dikkate alarak desteklesinler. Romanların makus kaderini yenecek anlayışa en çok ihtiyacımız olan bir dönemi yaşıyoruz.
Egzoz magandaları
Eğer büyük kentte yaşıyorsanız ve eviniz, cadde üzerinde ya da bir meydana yakınsa yandınız demektir.
Artık siz, egzoz magandalarına teslim bir hayat sürdürmek zorundasınız.
Nasıl bir manyaklık, nasıl bir ruh hastalığıdır ki bu, adam gecenin 03.00'ünde yollara düşüyor, patlak egzozuyla, özel egzoz taktırdığı motosikletiyle etrafa gürültü şiddeti saçıyor.
Adamın bu saatte nereden geldiği belli. Ya bir bardan, ya bir birahaneden dönüş yapıyor ve asıl keyfi, yolda gaza basıp insanları zıvanadan çıkararak yaşıyor.
Hasta, manyak oldukları konusunda en ufak bir kuşkumuz yok.
Konuşun kendileriyle, yaptıklarıyla iftihar ettiklerini söyleyeceklerdir.
Ama insanı asıl düşündüren ve asıl kaygılandıran şey, bunların yakalanıp cezalandırılmamaları, teşhir edilmemeleri.
Çünkü onlar, el ayak çekildikten sonra ortaya çıkıyor ve özellikle motosiklet sürücüleri, takip edildiklerini anladıklarında bir ara sokağa sapıp izlerini kaybetiriyorlar.
Öbür sürücülerin yakalanma şansı daha yüksek ama yakalandığını şu ana kadar görmedik. Kimbilir, yasalar, bu durumda polisi sorumlu tutmuyor. Çünkü sonuçta çevre kirliliği yaratıyorlar ve o saatte mışıl mışıl yataklarında uyuyor olan Çevre Bakanlığı'nın yetki alanına giriyorlar.
Hangisi olursa olsun; Anayasa'da vurgu yapılan temel hak ve hürriyetlerin "kalitesiz yaşam" sunularak ihlal edilmesi gerçeği var ortada.
Ve tabii tedavi edilmesi gereken bir yığın manyak!
Tek adam dönemine nazire
“Hazret”, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarına damgasını vuran bir önemli sıfattı. “
Atatürk, “Gazi Hazretleri” olarak anılır ve bu da ona yakışan bir hitap tarzıydı.
İsmet İnönü, yıllarca “İsmet Paşa Hazretleri” olarak anıldı ve “Hazret” sıfatı, 1950’de Demokrat Parti’nin iktidar olmasıyla tarihe karıştı.
Aslında, Atatürk ve İsmet İnönü dışında; Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu sıfata cuk oturan başka lider yaşamadı ve kişiyi yücelten, hak ettiği saygıyı ifade eden bu tarz, günümüze nasıl adapte edilir, bilinemez.
Eğer böyle bir şey gündeme getirilecekse ve zorlama yüceltme ihtiyacı hissedilirse amenna ama bilinsin ki, Menderes, bunu yerinde bir karar olarak uygulamış ve “Hazret” hitabına son vermiştir.