Tamam, dibimizde bir savaş var. Füzeler patlıyor, insanlar ölüyor.
Psikolojik olarak üzüleceğiz, tedirgin olacağız; ‘Acaba?’ diyeceğiz. Bu ‘Acaba’ savaşın bizi de içine çekeceği endişesi ile ilgilidir.
Bu durumda yurdumun insanı ne yapıyor? Arabasının yakıtını dolduruyor. Beş kilo pirinç, bir teneke zeytinyağı ve bolca şeker alıyor. Yarım kilo almayı alışkanlık haline getirdiği eti iki kiloya çıkarıyor. İki tane de çeyrek altın aldı mı tamam:
“Gel lan savaş? Göreceksin, sana karşı koyacağım’ diyor.
Dahası, savaş haberlerinden sonra halkın hücum ettiği patlıcanın fiyatının marketlerde 300 liraya kadar yükseldiğini de unutmayalım.
Adam evindeki beş kilo pirinci, patriot füzesinden daha güçlü sanıyor. Ama bütün bunların, piyasalardaki dengeleri alt üst ettiğinin farkında değil.
Bunun bir örneğini 1980’li yıllarında görmüştük. Yunanistan’la papaz olmuşuz. Aynı telaş yine var. Dönemin İzmir Büyükşehir belediye Başkanı, TANSAŞ’ta pirinç, şeker, fasulye, zeytinyağı ne kadar temel ihtiyaç varsa, hepsini 5’er kiloluk paketler halinde satışa sunarak ciddi bir direniş örneği göstermişti.
O yıllarda aldığı şekeri, 2000 yılına kadar tüketen dostlarımı tanıyorum.
Savaş, böyle bir şey değil. Bu, sanki konuyu hafife almak gibi bir şey. Allah uzak tutsun; bunlar savaşta akla gelecek şeyler değil. Milli şuur, mide gurultusundan daha önemli hale gelir ve onun gereği yapılır. Savaş çığırtkanlığı yapanların bundaki payı ve beklentisi, ranttan başka bir şey değildir.

Baş ağrıtan yan şirketler

Belediyelerin yan şirketleri var. Bunların ayrı yönetim kurulları, ayrı bütçeleri, ayrı genel müdürleri oluyor.

Belediyeler, bu şirketlere sermaye aktarımı yapabiliyor ama bunu belediye meclislerinin onayı ile gerçekleştirebiliyor. Ancak, bu sermaye artırımına onay veren Meclis, o şirketleri denetleyemiyor. Yasal hakkı yok. ‘Belediye iştirakleri’ olarak adlandırılan bu şirketlerde hareket kabiliyeti, merkezi yönetimden daha rahat. Sınırsız işçi alabiliyor, bu işçisine istediği maaşı verebiliyorlar.

Bu şirketlerin; personel alım politikaları, seçim sonuçlarına bile etki yapabilecek sonuçlar doğurabiliyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 9 iştirak şirketi var. Bu ve benzerleri; üretim ve tesis çalıştırma gibi alanlarda faaliyet gösteriyor. İlçelerde parke taş üretimi, indirimli tarife uygulayan market ve kafelerin işletmeciliği gibi konularda faaliyet gösteren hepsi de bir birine çok benzeyen iştirak şirketleri var.

Peki bunlar, belediye başkanlarını mutlu ediyor mu?

Seçilmeden önce evet, seçildikten sonra hayır… Doğrudan Başkan’a bağlı olarak çalışsalar da hep baş ağrıtıyorlar. Hep sorun oluyorlar ve hep eleştiri hedefi haline geliyorlar. Hükumet, nedense bunlarla ilgili bir düzenlemeye gerek duymuyor.

Bu baş ağrısından kurtulmanın tek yolu da şeffaflıktır ve bu şirketlerin de belediye meclislerince denetlenebilir olmalarıdır.

5 G’ye geçmiş bulunuyoruz, hayırlı olsun

Önce ayranımız yok. Asgari ücret 28 bin lira. En düşük ev kirası 20 bin, açlık sınırı 40 bin TL. 7 milyon genç işsiz. 500 bin genç üniversite imtihanını kazanmasına rağmen; eğitim masraflarının yüksekliğinden okula gidemiyor. Boşanmalar, intiharlar artıyor. İflaslar birbirini izliyor ve dış borcumuz pek çok Avrupa ülkesinin bütçesine eş değerde.

Ayranımız olsa, sadece 5 G’den değil Ferrarilerden söz etsek, yoksulluğun adını bile anmasak, ne güzel olurdu.

Ama durun. 5 G’ye geçişimize sevinenler var. Hem de nasıl. Tuzları kuru ve onların, ayranla, atla falan hiç ilgileri yok. Onların ütopik dünyasında her yer pespembe ’6 G gelse, daha da keyiflensek’ beklentisi içindeler.

Bu huyumuzun değişmeye hiç niyeti yok. Biz, buyuz ve böyle olmayı sürdüreceğiz.