Eleştirel bakış açısı; olayları, fikirleri veya eserleri doğrudan reddetmek ya da körü körüne yüceltmek yerine, neden-sonuç ilişkisi kurarak objektif ve derinlemesine inceleme becerisidir. Amacı yıkmak değil; eksikleri görmek, iyi yanları takdir etmek ve gelişime katkı sağlamaktır.
Bu bakış açısını günlük veya profesyonel hayata entegre etmenin şifreleri ise önyargısız yaklaşım, analitik düşünce ve yapıcı empati gibi temel taşlara dayanır. Karşılaştığımız nesnel, öznel ve yapıcı eleştiri türleri doğru analiz edildiğinde, bireylerin ve toplumların önünü açar. Nitekim tarih boyunca bilimin, sanatın, edebiyatın ve hatta yönetim şekillerinin gelişimi hep bu eleştirel bakış açısı sayesinde olmuştur. Liderler ve yönetimler, başka sistemleri eleştirel bir süzgeçten geçirerek kendilerine yön vermişlerdir. Kısacası eleştiri; dünyanın, insanın ve toplumun gelişmesine katkı sağlayan en önemli itici güçlerden biridir.
Ancak biz toplum olarak pek eleştiri sevmeyiz; eleştirinin doğrudan kötü bir şey olduğunu düşünme eğilimindeyizdir. Dozunda, objektif ve nesnel olarak yapılan bir eleştiri aslında kişinin ve toplumun gelişimine katkı sağlarken, bizler adeta kabuklarımıza kadar işlemiş bir savunma mekanizmasıyla eleştiriye kapanırız. Belki de birçoğumuz bu yüzden eleştirilmekten hoşlanmıyor.
Üç haftadır Dünya Kupası ile ilgili yazıyorum ve bu hafta konuyu Arda Güler’e getirmek istiyorum. Hatırlarsanız, Milli Takım teknik direktörünü ilk maç sonrasındaki yaklaşımlarından ötürü çok eleştirmiştim. Kendisi, "Zaten kazanan da eleştiriliyor, kaybeden de eleştiriliyor" diyerek aslında Türk Milli Takımı’nın teknik direktörü olmanın getirdiği refleksle, eleştiriyi pek sevmediğini göstermişti. Oysa Amerika maçı sonrası Arda Güler, yaşından beklenmeyen bir olgunlukla kötü oynadıklarını ve tüm eleştirilerin haklı olduğunu söyledi. Yapılan hatanın, sahadaki eksikliğin farkındaydı ve bunu reddetmenin anlamsız olduğunu kabul ediyordu. Eleştirileri olgunlukla kabullenmiş ve bundan sonrası için ders çıkaracağını net bir şekilde ortaya koymuştu.
Arda’nın küçücük yaşında bu duruşu sergilemesi, ona olan sempatimi bir kat daha artırdı. Kendi gelişimimize ve yaşantımıza katkı sağlayabilmek için aslında hepimizin biraz "Arda Güler/leşmesi" gerekiyor. Bize yöneltilen saygı sınırları içerisindeki eleştirileri düşünüp, haklılık payı varsa kabullenmek ve kendimizi değiştirmek durumundayız. Paraguay maçı sonrası kendisi dışındaki neredeyse herkes durumu kader, kısmet ya da talihsizlik olarak açıklayıp saçma sapan istatistiklerin arkasına sığınırken, Arda’nın "Kariyerim boyunca bu performansı unutturmak için elimden geleni yapacağım" demesi muhteşem bir dürüstlük ve samimiyet göstergesidir. Toplumumuzda uzun zamandır özlenen, "kötü giden şeylerin sorumluluğunu alma" davranışını sergileyen Arda, bu özeleştiri yeteneğiyle gelecekte Milli Takım’ın gerçek bir kaptanı ve lideri olacağının sinyalini vermiştir. Çünkü gerçek liderlik tam olarak bunu gerektirir. Sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısı tam olarak budur. Maçlar ve turnuvalar elbet kazanılır veya kaybedilir; önemli olan hakkaniyetli kalabilmektir. Tebrikler Arda Güler; sahalarda kaybetmiş olsan da bizlerin yıllardır alışık olmadığı o sorumluluk üstlenme olgunluğunla gönülleri bir kez daha kazandın.
Ylz der ki; Arda gibi: Sahada kaybetsen de, karakterde kazan…