“İnsan bir bilgisayar olabilir mi?” Bu soruyu on yıl önce sorsaydınız büyük ihtimalle gülünürdü. Bugün ise aynı soru, dünyanın en büyük üniversitelerinde, yapay zekâ laboratuvarlarında ve nörobilim merkezlerinde farklı kelimelerle tartışılıyor. Belki de soruyu biraz değiştirmek gerekiyor. İnsan, biyolojik bir bilgisayar mıdır?
İlk bakışta bu benzetme insana haksızlık gibi geliyor. Sonuçta bilgisayarın vicdanı yoktur, aşkı bilmez, acı çekmez, şiir yazmaz. İnsan ise bunların tamamını yaşayabilir.
Ama biraz derine indiğimizde ilginç bir benzerlik ortaya çıkıyor.
Bir bilgisayarın donanımı vardır. İşlemcisi... Belleği... Depolama alanı...Giriş ve çıkış birimleri... Fakat işletim sistemi olmadan bütün bu parçalar hiçbir anlam ifade etmez.
İnsan da farklı değildir. Kemiklerimiz, kaslarımız ve organlarımız donanımdır. DNA ise ilk yazılım kodlarımızdır. Beyin, işlemcidir. Sinir sistemi ise milyarlarca nöron ve trilyonlarca bağlantıdan oluşan olağanüstü bir iletişim ağıdır. Ve yaşam... Yaşam, durmaksızın çalışan bir güncelleme paketidir.
Her yaşadığımız olay yeni bir satır kod ekler. İlk korkumuz... İlk sevgimiz... İlk başarımız... İlk reddedilişimiz... İlk hayal kırıklığımız... İlk sevdiğimiz insan...Bunların tamamı beynimizin sinaptik ağlarında iz bırakır.
Nörobilim artık biliyor ki her deneyim beynin fiziksel yapısını değiştiriyor. Yeni sinaptik bağlantılar kuruluyor, bazıları güçleniyor, bazıları zayıflıyor. Yani yalnızca düşüncelerimiz değişmiyor; beynimizin kendisi de değişiyor. Başka bir ifadeyle, yaşadığımız hayat beynimizi yeniden programlıyor. Bugün psikologların sıkça söz ettiği çocukluk travmaları, aile ilişkileri, bağlanma biçimleri, ayrılık deneyimleri ya da başarı öyküleri aslında bu biyolojik yazılımın güncellenmiş satırlarıdır.
Yaşadığımız her olay belleğe kaydolur; daha sonra vereceğimiz kararları, kuracağımız ilişkileri ve göstereceğimiz tepkileri etkiler. Bir bilgisayar geçmiş verileri kullanarak işlem yapıyorsa, insan da geçmiş deneyimlerinden beslenerek karar verir Bilgisayarda "Denetim Masası" vardır; bütün sistemi yöneten merkezlerden biridir. İnsanda ise buna benzer görevi beynimiz ve sinir sistemimiz üstlenir.
Bilgisayarın masaüstü dışarıdan görünen yüzüdür. İnsanın ise bedeni, mimikleri ve görünüşü...
Arka planda ise kimsenin görmediği milyonlarca işlem aynı anda devam eder. Bence insan, doğanın geliştirdiği en gelişmiş biyolojik yazılımdır. Bugün yapay zekâlar öğrenebiliyor, hata yapıyor, deneyim kazanıyor ve kendilerini geliştiriyorlar. İnsan da tam olarak bunu yapıyor. Aradaki en büyük fark, insanın bu öğrenme sürecine duyguları da eklemesidir.
Özgür irade gerçekten var mı? Yoksa biz, yıllar önce yazılmış biyolojik ve psikolojik kodların çalıştırdığı bir program mıyız? Nörobilim bu konuda oldukça sarsıcı bulgular ortaya koyuyor. Bazı deneylerde beynin, kişinin karar verdiğini fark etmesinden milisaniyeler önce harekete geçtiği gözlemleniyor. Bu sonuçlar hâlâ tartışmalı olsa da önemli sorular doğuruyor.
Ama insanı bilgisayardan ayıran çok önemli bir özellik vardır. İnsan kendi yazılımını sorgulayabilir. Terapi görebilir. Kitap okuyabilir. Bilim üretebilir. Yanıldığını kabul edebilir. Eski alışkanlıklarını değiştirebilir. Kendi kodlarını yeniden yazabilir.
Belki de insanın en büyük üstünlüğü tam burada yatıyor. Ve bütün bunların ötesinde cevaplanması en zor soru hâlâ karşımızda duruyor. Bu olağanüstü sistem nasıl ortaya çıktı?
Kimileri bunun milyarlarca yıllık evrimin ürünü olduğunu söylüyor. Kimileri bunun ardında ilahi bir tasarım bulunduğuna inanıyor. Bilim henüz bu sorunun kesin cevabını vermiş değil. Evrenin bildiğimiz en karmaşık sistemi insan beynidir. Ve belki de en büyük soru şudur: Eğer insan gerçekten biyolojik bir yazılımsa... Bu olağanüstü yazılımı kim yazdı? Doğa mı? Tesadüf mü? Yoksa Tanrı mı?
Ylz der ki: Belki de insan, Tanrı'nın kendi yazılımını geliştirebilme özgürlüğü verdiği tek varlıktır.