Bir 30 Ağustos daha geçti. Kutlu olsun! Savaş için söylenen en anlamlı sözlerden birisi C. Clausewitz’e aittir: “Savaş, diplomasinin başka araçlar kullanılarak devam ettirilmesidir.” demektedir.. 1922’de savaş meydanında kazanılan zafer, büyük bir zaferdir. Bu yalnızca askeri bir başarı değil, aynı zamanda ekonomik bağımsızlığın da temel taşıdır. Bu miras, işgal altındaki bir ülkenin yeniden ayağa kalkışını, manda ve himayeyi kabul etmeyerek seçilen bir “özgürlüğü” simgeler. Bugün bu ruhun, ekonomik alanda üretim, yatırım ve ihracatla yeniden hayat bulması gerekmektedir.
Türkiye’nin geleceği, katma değerli üretim ve sanayi kapasitesinin artırılması ile şekillenecektir. Teknoloji ağırlıklı üretim hâlâ % 3,5 seviyesindedir. Teknoloji al – getir halde devam etmektedir. Bunun da bedeli dış ticaret açıklarından cari açığa uzanmaktadır. Sonuçta bir “Pazar” haline gelen ekonomik faaliyetler oluşmaktadır. İş dünyası üretim yerine ucuz ithalatı tercih ederek, bu tarz “uygun görülen” hazırcılığı desteklemektedir. Aslında yerli sanayinin görevi, ülkenin girişimcilik gücünü uluslararası pazarlarda kalıcı ekonomik değere dönüştürmektir. Bu, yalnızca al-sat ile değil; iç pazarı büyütmekle değil; küresel rekabet gücünü artırmakla mümkün olacaktır.
Yatırım ve üretim sanayinin ve yerli üretimin milli maçıdır. Nasıl ki milli maçlarda o heyecan ayağa kalkıyor, bütün ülke buna ortak oluyor; aynı şekilde bir yenilik, bir patent, bir buluş da sanayinin o sevincini yaşatan golleridir. Bunun şartı daha fazla yatırım, daha fazla ihracat ve daha güçlü uluslararası iş birlikleridir. Türkiye’nin üretim kapasitesi, teknoloji ve lojistik kabiliyetleri, özellikle Orta Doğu ve Körfez bölgesindeki hızla gelişen yatırım gündemiyle birleştiğinde büyük fırsatlar doğurmaktadır. Bulunduğumuz coğrafya, enerji, altyapı ve müteahhitlik alanlarında Türkiye için stratejik bir açılım noktasıdır.
Altyapı ve stratejik bağlantılar, ekonomik bağımsızlığın önemli araçlarıdır. Yalnızca üretimle değil, altyapı yatırımlarıyla da yollardan, boru hatlarına, fiber optik ağlardan limanlara en önemli ticaret otobanları oluşturulur. 1922 ruhu yollar, raylar, köprüler, tüneller, limanlar ve lojistik ağlarla örülmedikçe başımıza her an yeni çoraplar örülmeye çalışılır. Diplomasi savaş ile devam etti. Bitti mi? Hayır! Bu defa ticaret savaşları başladı. O bakımdan, 1922’de kazanılan bağımsızlığın ekonomik ve stratejik alanda da güçlendirilmesinin yolu ekonomik savaşın da kazanılmasından geçmektedir. Her yeni hat, her yeni köprü, bağımsızlığın ekonomik alanda yeniden inşasıdır.
İlerleme bilim ve teknoloji ile olur. AR-GE kültürünün geliştirilmesi yatırım ikliminin sağlanması ile olur. Bilimde, sanatta, kültürde, üretimde ve teknolojide çağın ötesine geçmek, halkın refahını yükseltmek ile olur. Türkiye’nin ekonomik mirası, yalnızca geçmişin fedakârlıklarını değil, geleceğin yenilik ve keşiflerini yakalamakla olur...
Ekonomik kalkınma, yalnızca rakamlar değildir. Birlik ve adalet, kalkınmanın toplumsal temelleridir. Her bireyin insan haysiyetine yakışır tarzda, eşit haklara sahip bir vatandaş olması temel esastır. Ayrışmanın değil ortak değerlerin büyütüldüğü bir düzen, ekonomik ilerlemenin de garantisidir. Bu bir orkestra ruhudur. Devlet bu sürecin kolaylaştırıcısı ve kollayıcısıdır.
Türkiye’nin bu zaferle 104 yıldır dünyaya mesajı budur: “Başkasının olanı istemeyiz, bizim olanı kimseye vermeyiz.” Bunun için de bölgede her daim bir istikrar ve barış ülkesi olmak isteriz. Bugün bizlere düşen sorumluluk; daha fazla üretim, daha fazla yatırım, daha fazla ihracat ve daha güçlü uluslararası iş birlikleriyle bu anlayışı geleceğe taşımaktır. 67 yıldır girmek için çabaladığımız ve en büyük ticaret ortağımız olan Avrupa (% 43), ticaretin yükselen yıldızları Çin ve Hindistan'dan sonra sürekli enerji müşterisi olduğumuz Rusya ile devam eden ticari ilişki seviyemizin temeli, bu işbirliklerine dayanmaktadır. 30 Ağustos’un ruhu, yalnızca tarihsel bir zafer değil; üretim, yatırım, ihracat ve adalet temelli bir kalkınma vizyonunun da ilham kaynağı olmalıdır.