Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan’ın Londra temasları, Türkiye ekonomisinin kritik bir dönemine denk düşmektedir. Bu görüşmelerin özü uluslararası yatırımcılarla güven tazelemeye dayanmaktadır. Aynı zamanda Türkiye’nin kronikleşmiş cari açık ve döviz ihtiyacı sorununa çözüm arayışlarının bir parçası olarak görülmelidir.

Türkiye’nin yıllardır devam eden dış ticaret açığı büyük oranda enerji ihtiyacına dayanmaktadır. Dış ticaretten başlayarak cari açığa kadar giden bir finansman ihtiyacı ile karşı karşıyayız. İhracattaki artışa rağmen, ithalatın yüksek seyretmesi; özellikle enerji ve ara malı bağımlılığı, cari açığın kalıcı hale gelmesine yol açıyor. Bu durum, ülkenin sürekli olarak döviz ihtiyacı duymasına neden oluyor. Döviz talebinin yüksekliği ise kurun da yükselmesinin nedeni oluyor. Sonuçta enflasyonist baskıları güçlendirip, finansal istikrarı zedeleyen bir durum.

Onun için Türkiye açısından yabancı sermaye girişleri hayati bir role sahiptir. Portföy yatırımları, doğrudan yatırımlar ve uzun vadeli finansman kaynakları Türkiye’nin döviz açığını kapatmada ve piyasalara güven vermede kritik önemdedir. Londra görüşmeleri, küresel finans merkezinde yatırımcılarla doğrudan temas kurarak Türkiye’nin ekonomik programına olan güveni artırmayı hedefliyor. Şimşek ve Karahan Türkiye’nin siyasi ve ekonomik istikrarını öne sürerek, mali disiplin ve para politikası uyumuyla öngörülebilir bir yatırımcı çekme ortamı oluşturmayı hedefliyor.

Türkiye ekonomisinin en kırılgan noktası olan cari açık için son beş yılın rakamları şöyledir:

2021, 6 milyar dolar,

2022, 46 milyar dolar,

2023, 40 milyar dolar,

2024, 10 milyar dolar,

2025 ise 25 milyar dolar olarak cari açık verildi. 2026 için bu rakam 15 milyar daha artarak yeniden 40 milyar dolara gitmektedir. Bu rakamlar, Türkiye’nin döviz ihtiyacının halkın ithal mal tercih etmesiyle de tetiklenen yapısal bir sorun olduğunu ve kısa vadeli çözümlerle kapanamayacağının bir göstergesidir.

Bu nedenle Londra’da yatırımcılarla yaptığı görüşmeler, sıcak-soğuk sermaye çekmeye yöneliktir. Küresel finans merkezinde de “Türkiye mali disiplin ve öngörülebilirlik sağlayacak, yabancı sermaye için güvenli bir liman olacak.” mesajları verildi.

Ancak son yıllarda uygulanan 1 milyon dolar yerine 250 bin dolara konut satın alma karşılığı vatandaşlık politikası, bu finansman ihtiyacının bir şekilde karşılanmaya çalışıldığını göstermektedir. Şimdilerde bu rakam 400 bin dolar olarak güncellenmiştir. Vatandaşlık stratejik bir haktır. Konut sahipliği üzerinden kazanılması başta döviz kazandırıcı ve sektör için de küçük birer umut olsa da uzun vadede yeni sorunlara sebep olabilir. Çünkü vatandaşlık, bir ülke için kimlik ve aidiyetin sembolüdür; döviz karşılığı kazanılan vatandaşlık hem sosyal dengeler hem de uluslararası itibar için sorunlu bir konudur.

Türkiye’nin ihtiyacı, Londra’da verilen mesajla uyumludur: başta mali disiplin, yatırımcıya güven ve belirlilik. Yabancı sermaye girişi yalnızca döviz ihtiyacını karşılamak için değil, aynı zamanda üretim kapasitesini artırmak, istihdam yaratmak ve genç nüfusa iş imkânı sağlamak için de hayati bir konudur. Her yıl üniversitelerden yaklaşık bir milyon mezun işgücü piyasasına katılırken, Türkiye’nin yıllık istihdam yaratma kapasitesi 500–750 bin civarında kalıyor. Bu dengesizlik, genç işsizliği ve “Ne İşte Ne Eğitimde (NİNE) olanların sayısını yükselten temel bir faktördür.

Sonuç olarak, Türkiye’nin ekonomik geleceği Londra’daki görüşmelerde verilen güven mesajına bağlı. Cari açık için vatandaşlık satışı gibi geçici çözümler yerine kalıcı üretim ve yatırım politikaları gereklidir. Yabancı sermaye, doğru zeminde çekildiğinde yalnızca döviz açığını kapatmaz; aynı zamanda Türkiye’nin gençlerine iş, topluma refah ve ekonomiye sürdürülebilirlik kazandırır.