Ekonomi bir merdiveni çıkar gibi: Yavaş yavaş, basamak basamak her şey! Ancak sorunlu bir konu varsa, onun acelesi var: bir anda her şey tepetakla olabiliyor. Kriz, döviz, fiyatlar derken bu defa can simidi niyetine atılan “faiz simidi” ortalığı başka türlü karıştırmaya yetiyor.

Aslında “yağmur yağdı, güneş çarptı, soğuk çıktı” demek yerine hazırlıklı olmak gerek. Ekonomiyi öngörülebilir hale getirmek gerek, böyle havalar için, şemsiyeyi kazağı, kabanı hazır etmek gerek. Yönetim budur. Aksi takdirde “birden çıktı” diye anlatılan o günlerin yükü, zararı uzun yıllar devam edebilir.

Şu merdiven konusundan devam edelim… Tek tek gerçekleştirilen bu adımları korumak sağlam basmak gerek. Doğru hedefe yönelmek de gerek. Enflasyon dönemlerinde tahmin edilen enflasyon kadar yapılan zamlar olur. Sonrasında gerçekleşen enflasyon değeri ile arada fark varsa, telafi edilir. Ancak bu durum kabul edilebilir seviyelerde olmadıkça ekonomi için belirsizlik söz konusu olur.

Belirsizlik öngörülemezliği getirir; öngörülemezlik de kararsızlık ve güvensizlik. Bu da ekonomiyi bir yangın yerine çevirmeye yeter. Hele ki, fiyat dalgalanmalarının yoğun olduğu bir dönemde enflasyon, ölçü ve ayarın kaçtığı bir dönemdir. Belirsizlik ve bilinmezlik sarmalı başlar. Siparişler durur, ödemeler tehir edilir, vade bozulur. Nakitte kalmak zorlanır. Üretim yavaşlar, işçi çıkartılır… Devlet de vergisini toplayamaz hale gelir.

Merdivende inenler çıkanlar birbirine karışır… Merdivenin ortasına gelindiğinde iniyor mu çıkıyor mu bilinmez olur. Ekonomi ve ekonomi yönetiminin yaşadığı çelişki, her şeyi tek bir bakış açısından görmektir. Kurumları da değişmez gerçeklikler olarak görmek yerine, onları farklı bakış açılarından değerlendirebilmek gerekmektedir.

Bugün merkez bankalarının faiz kararları üzerine yapılan tartışmalar da tam olarak böyledir. Bir kesim faizi yalnızca enflasyonu kontrol eden teknik bir araç olarak görür. Diğer kesim ise aynı kararı üreticiyi, yatırımcıyı ve maliyetleri tetikleyen; gelir dağılımını bozan siyasal bir tercih olarak değerlendirir. Aynı karara bakılır; fakat farklı şeyler söylenir: Aynı, merdivenin ortasında gördüğünüz kişinin iniyor ya da çıkıyor olmasından emin olmadığınız gibi.

Son kırk yılda dünya ekonomisinde yaşanan parasal genişleme ve finansallaşma, eski anlayışı değiştirdi: Önceden piyasa denildiğinde akla fabrikalar, üretim, ticaret ve emek gelirdi. Günümüzde ise piyasanın önemli bir bölümü paranın kendisinin alınıp satıldığı devasa bir finansal sisteme dönüştü. Faiz oranları, tahviller, türev ürünler ve sermaye hareketleri çoğu zaman reel ekonominin önüne geçti.

Bu dönüşüm, faizi yalnızca "paranın fiyatı" olmaktan çıkardı. Faiz artık servetin dağılımını, yatırım kararlarını, kamu borçlanmasını ve hatta siyasi tercihleri belirleyen temel mekanizmalardan biri hâline geldi. Merkez bankasının birkaç puanlık faiz artışı ya da indirimi, milyonlarca insanın gelirini, şirketlerin yatırım planlarını ve devletin bütçesini aynı anda etkileyebiliyor.

Onun için faiz kararları yalnızca teknik modellerle açıklanamaz. Çünkü bu kararlar belirli kurallar içinde, belirli kurumlar tarafından ve belirli teşviklerle alınır. Siyasetçi seçim baskısını hisseder, yatırımcı beklentilerini fiyatlar, merkez bankası fiyat istikrarını gözetir, hazine ise borçlanma maliyetini düşünür. Ortaya çıkan faiz oranı, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kurumsal ve siyasal bir sürecin ürünüdür.

Artık tartışmamız gereken yalnızca "Faiz kaç olmalı?" sorusu değildir. Asıl soru, faiz kararlarının neyi etkilediğidir. Hangi kurumsal çerçevede alınıyor, hangi teşviklerle şekilleniyor ve sonuçta kazanan ile kaybeden kim oluyor?

Bu yüzden ekonomi, yalnızca rakamların bilimi değildir; aynı zamanda kurumların ve insan davranışlarının bilimidir. Piyasanın giderek parasallaştığı, finansın üretimin önüne geçtiği bir çağda, aynı olaya farklı açılardan bakabilmek her zamankinden daha değerlidir. Çünkü bazen değişmesi gereken faiz oranı değil; ona bakış biçimimizdir. Faiz oranındaki bir değişimin her şeye yeteceğini düşünmeyelim.