Çift kutuplu dünyanın gerilimli yıllarını özler olduk.

Bir tarafta Amerika, öbür tarafta Sovyetler Birliği.

Bir tarafta NATO, diğer tarafta Varşova Paktı.

Biri efelendiğinde öbürü hırlıyor, ortalık geçici de olsa yatışıyordu.

Yani dünyanın dengesi korunuyordu. Kutuplar belliydi, kutuplarda yer alan ülkeler belliydi.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra meydan Amerika’ya kaldı. Hatta bugün dünya, Amerika’nın kucağına oturmuş hale geldi.

Bu, kabul edilebilecek bir şey değildir. Zorbalık, efelik, ağabeylik taslama gibi modası geçmiş baskı yöntemleri, ne Amerika’ya, ne de dünyaya yakışıyor.

Dünyada zengin, cazip, ama askeri gücü zayıf ne kadar ülke varsa, Amerika’nın o vahşi menüsüne konmaya hazır bekliyor.

Meksika Devlet Başkanı, “Bu oyun ters dönerse Amerika kaybeder” diye bir açıklama yaparken aslında dünyaya da ‘Uyanın ey millet’ mesajı veriyor.

Makine, elektrikli cihazlar, mineral yakıtlar, otomotiv, havacılık ve uzay sanayii, tıbbi cihazlar, değerli taşlar, mücevherat ve plastik sanayii ürünleri ihraç ederek ekonomisini güçlendiren Amerika, bunlardan herhangi birinin değil, sadece Cola markalı ürünler, ‘Uyanabilen’ dünya tarafından boykot edildiğinde o güçlü ekonomisi çökmez ama çatırdar.

Tek kutuplu dünya, çok tatsız bir dünya olacaktır, altını çiziyorum.

‘İstimi sonra gelsin’ mantığı

Prof.Dr. İhsan Doğramacı, Bilkent Üniversitesi’ni kurarken cesur bir yöntem izledi.

Kaçak-maçak, önce üniversiteyi kurdu, sonra işlemlerini gerçekleştirdi. Üniversiteyi, kaçak-maçak kurduğunda ortaya çıkardığı tablo, zaten işlemlerin hızlandırılmasında en büyük etkendi.

Şöyle diyordu hocaların hocası:

“Klasik yolu deneseydim bu üniversiteyi istediğim gibi kuramazdım.”

İzmir’de 10 yıl belediye başkanlığı yapan Osman Kibar da bu yöntemi sıkça kullananlardan birisiydi. Bürokratik işlemleri, “zaman kaybettiren” birer unsur kabul ettiğinden işi bitirir, ondan sonra ne gerekiyorsa yapardı. Kibar’ın “efsane başkanlardan” biri olması bundandır.

Bugün bu yöntemi çokça gecekonducular ve kaçak yapı sektörü kullanıyor.

İşlerini rahatça bitiriyorlar ve sonrasında nedense pek zorlanmıyorlar. Sihirli bir değnek, onları istediği noktaya ulaştırıyor. Hem de yasalara saygı duyarak yol alan diğerlerine göre.

“İstimi sonra gelsin” mantığı, aslında karmaşık düzene karşı bir isyandır.

Sıkça gösterdiğim bir örneği tekrarlayayım:

Mimar Sinan, günümüzde yaşasaydı ve aynı işleri yapmaya kalksaydı her gün bir şişe Passiflora içmek zorunda kalırdı.

Mimar Sinan’ı Mimar Sinan yapan, biraz da özgürlüğüdür.

Bu özgürlük bugün farklı bir mecraya girmiştir ve ortalık sarpa sarmıştır.

Bir önerim var

Bugün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü.

1961 yılında 212 Sayılı Fikir İşçileri Kanunu yürürlüğe girdikten sonra 10 Ocak, ‘Çalışan Gazeteciler Bayramı’ olarak kullanılıyordu. 1971’deki askeri yönetim, gazetecilerin bazı haklarını geri alınca bu defa ‘Bayram’ yerine ‘Gün’ kelimesi kondu, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ne dönüştü.

Bu, buruk bir geçiştirmedir aslında. Mesleklerinden edilen ve ‘Çalışmayan gazeteci’ konumuna getirilen meslektaşlarımız ve hapiste adeta çürümeye terkedilmiş basın emekçileri hayatta iken bu günün bayram olarak kutlanması zaten anlamsız olurdu.

Bir mesleğin ‘Çileli’ hale getirilmesi, çalışanlarını mutsuz etmesi, orta çağın hortlamasından başka bir şey değildir.

Ben, bu güne ‘Çalışabilen Gazeteciler Günü’ denmesini öneriyorum.