Dario Moreno’yu çok kısa bir süre tanıma imkanı buldum. Büyük Efes Oteli’nin açılışı için 1974 yılında İzmir’e gelmişti. Otelde onun da yer aldığı bir eğlence düzenlenmişti. Erkan Yolaç, Müzeyyen Senar, Nana gibi isimler vardı bu eğlencede.
Sanatçıyla, Büyük Efes’in en üst katındaki Çatı Restoran’da buluşmuştuk. İzmir Körfezi’ne hakim balkonunda konuşurken Çatalkaya’daki iki dağ tepesini gösterdi. Onları Marilyn Monroe’nun göğüslerine benzetiyordu. İzmir’e aşıktı ama bu kentte aradığını bulamadığı için de mutsuzdu. Onun için Paris’e yerleşmişti. Menajeri Erkan Özerman, ne İzmir’de, ne İstanbul’da onu bağrına basacak bir eğlence sektörü anlayışı bulamamıştı.
Birinci Kordon’daki Erol’un Yeri, ikinci adresiydi. Erol Birkan, onun istediği mezeleri, balıkları hazırlar, keyifle sunardı.
Dario Moreno, bir Yahudi Ailenin çocuğu olarak Asmalımescit semtinde doğmuştu. Annesi, babası ölünce onu yetimhaneye yerleştirdiler. Bir avukatın yanında ‘gel-git’ işleri yaptı. Biriktirdiği harçlıklarıyla müzik dersleri alıyordu. Bir tanıdığı aracılığıyla tanıştığı ünlü menajer Erkan Özerman, onun elinden tuttu ve Paris’e götürdü. Müzikallerde çalıştırdı ve ünlenmesine yardımcı oldu. Müzikal filmlerde oynarken tanıştığı rol arkadaşı Brigitte Bardot, çok sevdiği Dario Moreno’ya hep destek verdi ve Paris’te karar kılmasında etken oldu.
Dario Moreno, bir İzmir aşığıydı. Kendisini hep Türk olarak kabul etti ve bununla hep övündü. Ona Türkiye’nin yeterince sahip çıkmadığına tanık olmak beni hep üzmüştür.
Övmek mi dersin, yoksa yermek mi?
60 yılı çoktan aşan meslek hayatımda öğrendim ki, birini övüyorsan zerre kadar kıymetin yoktur.
Üstelik bir de şöyle yaftalanırsın:
“Amaaan, nasıl olsa bizden o.”
Aynı kişiyi ya da kişileri yerdiğinde ise kıymete binersin.
Överken harcadığın çaba hiç itibar görmezken, yerdiğinde muteber bir konuma gelirsin ki, bunun mantıkla, izanla ve vicdanla ilgisi yoktur.
Örneklerini çok yaşadım. Gazetedeki köşemde; Egeli bir bakanı öve öve yere göğe sığdıramıyordum. Gerçekten bu övgüye layık biriydi. Bilgisi, donanımı, ahlakı… Her şeyiyle mükemmeldi. Beklemedim ama bir kere olsun, telefon açıp “Nasılsın?” demedi.
İzmir’de kendi sorumluluğunda olan bir hastane yönetimi ile ilgili aleyhte yayınım üzerine hafta sonunda İzmir’e geldi ve beni buldu. O gün öğrendim ki, ben Türkiye’nin en önde gelen(!) köşe yazarıyım.
Bakan Bey, beni öyle pohpohladı ki, gayet iyi hatırlıyorum, gazete patronu maaşıma küçük de olsa bir zam yaptı.
Anladım ki, övmekte para yok.
Yereceksin ki, değerin artsın. Agresif olmasam da öyle bir yol denedim. Meğer böyle bir şeyin beklentisi de bizim tahmin ettiğimiz gibi değil. Her sabah, gazetenin telefon operatörüne benim adıma yağan hakaret ve küfürler, bu yöntemin de çok geçerli olmadığını ortaya koydu. Çünkü ölçüyü kaçırmış olabilirdim. Çünkü herkesi aynı kefeye koyabilirdim.
Bence sonuç; övmenin de, yermenin de ölçüsünü kaçırmamak.
Ölçü kaçınca sizin de keyfinizi kaçırıyorlar.
Meclis toplantıları canlı yayınlanmalı
Pek çok ilçenin belediye meclislerinde bu konu gündeme getiriliyor.
Meclis toplantıları canlı yayınlansın ve ülkede, bu oturumlarda ne konuşulduğunu öğrensin.
Meclis toplantıları, kentin önemli sorunlarının konuşulduğu, tartışıldığı ve karara bağlandığı yerlerdir. Burada olup biteni sadece o salonda bulunanların biliyor olması yeterli değil.
Bu, dedikoduya, uydurmaya kapı açmak demektir. Gerçeği öğrenmeyenler, haklı olarak bu yola başvuracaklardır.
Elektronik sistemler, artık bunu kolaylaştırıyor. Masrafı da yok. Küçük belediyeler uyguluyor ve çok da memnunlar. Bunun yaygınlaşmasını istiyor ve bekliyoruz.