Türkiye, uzun yıllardır “üreten ülke” söylemiyle dünya pazarlarında söz sahibi olmayı hedefliyor. Ancak son dönemde ihracatçının sahadan verdiği sinyaller, bu hedefle uygulanan ekonomi politikalarının artık örtüşmediğini açıkça ortaya koyuyor. Egeli ihracatçılar başta olmak üzere pek çok sektör temsilcisi, “Türkiye yabancılar için pahalı bir ülke haline geldi, rekabet edemiyoruz” diyerek yönünü Mısır gibi daha düşük maliyetli ülkelere çeviriyor. Bu yalnızca bir ticari refleks değil, aynı zamanda ekonomi yönetimine verilmiş açık bir uyarıdır.
**
Kur politikasındaki belirsizlik, üretici ve ihracatçı için en büyük çıkmazı oluşturuyor. İhracatçının maliyetleri döviz cinsinden artmaya devam ediyor. Bir yandan ham madde ithalatı pahalanıyor, bir yandan ihracattan elde edilen gelir reel anlamda eriyor. Bu da üreticinin önünü görememesine, yatırım kararlarını ertelemesine neden oluyor. Oysa ihracatın artması için en temel ihtiyaç, öngörülebilir bir kur politikası ve ihracatçının maliyet hesabı yapabileceği bir reel kur düzeyidir.
**
Sadece kur değil, finansmana erişim de artık ciddi bir kriz başlığı halini almış durumda. Özellikle tekstil, hazır giyim, tarım ve gıda gibi emek yoğun sektörler için sektörel kredi limitlerinin yeniden yapılandırılması kaçınılmaz hale geldi. Bu sektörlerde faaliyet gösteren firmalar, üretim yapabilmek için artık günübirlik borçla ayakta kalmaya çalışıyor. Hükümetin acilen özel finansman mekanizmalarını devreye alması gerekiyor. Aksi halde sanayi üreticisi, işçi çıkarmaya ve hatta üretim bantlarını durdurmaya zorlanacaktır.
**
Enerji maliyetleri ise adeta sanayicinin kamburu haline gelmiş durumda. Bugün Türkiye’de sanayi elektriği fiyatları, birçok rakip ülkenin üzerinde. Oysa ihracatçının enerjiye, sanayi tarifesi dışında destekleyici fiyatlarla erişmesi sağlanmalı. Bu noktada enerji teşviklerinin sektörel bazda yeniden yapılandırılması, üretim maliyetlerinin düşürülmesi ve özellikle ihracatçıya özel tarifelerin geliştirilmesi artık bir zorunluluk.
**
Bir başka dikkat çekici talep de sermaye göçünün önlenmesine yönelik teşvik mekanizmalarının devreye alınması. Yerli yatırımcı artık üretimi içeride değil, yurt dışında yapmayı cazip görüyor. Bu akımı tersine çevirmek, Türk ekonomisinin geleceği açısından yaşamsaldır. İhracat gelirlerinin yeniden üretime ve yatırıma kanalize edilmesi için gerekli yasal altyapı bir an önce tamamlanmalı.
**
İhracatın finansmanı açısından kritik rol oynayan reeskont kredileri de artık ihtiyaçlara yanıt veremiyor. Günlük limitlerin artırılması ve 3 aya varan bekleme sürelerinin 30 günün altına çekilmesi talebi, üreticinin “artık sabrımız kalmadı” çığlığıdır. Ayrıca yüzde 3’e çıkarılan TCMB TL dönüşüm desteğinin yılsonuna kadar uzatılması, firmaların döviz gelirlerini daha öngörülebilir biçimde yönetmelerine olanak tanıyacaktır.
**
Ve tabii ki bir diğer kronik sorun: KDV iadesi. İhracatçının hakkı olan iade ödemeleri, sistem dışı bürokratik engeller nedeniyle geciktiriliyor. KDV Kanunu sistematiğine aykırı idari uygulamaların ivedilikle kaldırılması, hem devletin güvenilirliğini hem de ihracatçının nakit akışını rahatlatacaktır. Bugün artık her zamankinden daha fazla üreticiye ve ihracatçıya sahip çıkan bir ekonomi politikası ihtiyacı vardır. Türkiye, ihracatçısını kaybederse yalnızca döviz gelirini değil, üretim gücünü, istihdamını ve bölgesel kalkınmasını da kaybeder. Egeli ihracatçının bu uyarıları bir “şikayet” değil, ülkenin ekonomik alarm zili olarak görülmeli. Çünkü geç kalınan her gün, Türkiye’nin rekabet gücünden bir tuğla daha eksiltmektedir.