Bazen görünen her şey göründüğü gibi değildir. Ve bazen bize çocukluktan anlatılan hikâyeler, gerçeğin en rahat saklandığı yerlerdir.
Bu aralar Keloğlan’a takmış durumdayım ama öyle ponçik tarafından değil. Arka planından. Keloğlan masallarında olay hep benzer başlar. Yoksul bir ev. Hasta ya da yaşlı bir anne. Evde üç beş hayvan. Baba yoktur. Yani evin yükü aslında bellidir. Ama hikâye tam da burada başka bir yöne kırılır. Keloğlan, anneyi iyileştirmeye, evi ayakta tutmaya değil; eşeğine binip yola çıkmaya karar verir. Keloğlan’ın gittiği yerler tesadüf değildir. Hep bir krallık, hep bir yarışma, hep bir kralın kızı vardır. Akıl oyunları, bilmeceler, sınavlar… Hepsinin ödülü aynıdır: Prenses ve sınıf atlama.
Annesi ne olur? Masal orada susar… Kimse “anası ne yedi, kim baktı, nasıl iyileşti” diye sormaz. Keloğlan masum değildir; masal onu masum gösterecek şekilde kurgulanmıştır. Sorumluluk romantize edilerek görünmez yapılır.
Şimdi gelelim Medusa’ya. Onu da çocukluğumuzdan beri tek cümleyle tanırız: Yılan saçlı, bakınca insanları taşa çeviren kötü kadın. Ama Medusa’nın hikâyesi nerede başlar, kimle başlar, kim suçludur… Bunlar genelde anlatılmaz. Medusa, Yunan mitolojisinde Athena’nın tapınağında hizmet eden, kendini inanca adamış bir kadındır. Ve evet, çok güzeldir. Öyle sıradan bir güzellik de değil. Görülmeye gelinen, konuşulan, dikkat çeken bir güzellik.
O kadar güzeldir ki ve sonra o olay olur. Medusa, Athena Tapınağı’nda, denizler tanrısı Poseidon tarafından tecavüze uğrar. Mekân kutsaldır. Suç ağırdır. Ama cezalandırılan kişi Poseidon olmaz. Athena, tapınağının “kirletildiğini” düşünür ve öfkesini Medusa’ya yöneltir. Medusa’yı lanetler. Saçları yılan olur. Bakışı ölümcül hale gelir. Şimdi burada duralım. Tecavüze uğrayan Medusa. Tecavüz eden Poseidon. cezalandırılan Medusa.
Bu bir mit değil sadece. Bu bir düzen anlatısı. Güçlü olan korunur, görünür olan suçlanır. Medusa’nın “taşa çeviren bakışı” aslında bir lanet değil, bir savunmadır. “Bana bir daha bakma” demenin mitolojik halidir. O yüzden Medusa kötü değildir. Medusa fazla güzel, fazla görünür ve fazla savunmasızdır.
Keloğlan’a masumluk yakıştırılır, çünkü kimseyi rahatsız etmez. Medusa’ya kötülük yakıştırılır çünkü düzeni rahatsız eder.
Friedrich Nietzsche’yi buraya boşuna getirmiyorum. Güçlü olan anlatıyı yazar. Masumiyet de kötülük de çoğu zaman gerçeğin değil, işlevin adıdır. Kant’ın dediği gibi, insan çoğu zaman düşünmek yerine uymayı seçer. Çünkü sorgulamak masalı bozar.
İbni Sina’nın çelişmezlik ilkesinde olduğu gibi: Ateş yakar. Yanmakla yanmamak aynı şey değildir. Tecavüze uğrayanla tecavüz edeni de aynı kefeye koyamazsın.
O yüzden hepsini bir araya getiriyorum. Keloğlan bize masumiyet diye sorumluluktan kaçışı öğretir. Medusa’ya kötülük diye bir adaletsizlik yüklenir.
Şimdi tekrar soruyorum, ama bu kez bilgiyle soruyorum: Keloğlan gerçekten masum mu?
Medusa gerçekten kötü mü? Yoksa biz, anlatılması kolay olanı mı masum, rahatsız edeni mi kötü ilan ediyoruz?
İbni Sina der ki: Çelişmezlik ilkesini inkâr eden herkes kazığa bağlanıp yakılarak öldürülmelidir. En azından, kazıkta yanmanın, kazıkta yanmamakla aynı şey olmadığını kabul edene kadar. Bu cümle ilk duyulduğunda rahatsız eder. Zaten etmesi gerekir. Çünkü burada anlatılan şey yakmak değildir. Burada anlatılan şey şudur: Gerçek, keyfe göre eğilip bükülemez. Bir şey ya vardır ya yoktur. Yanmakla yanmamak aynı şey değildir. Masumlukla sorumsuzluk da, suçla mağduriyet de aynı şey değildir.
Şimdi ben bunları niye anlattım?
Neden Keloğlan dedim? Neden Medusa dedim? Neden bu kadar örnek verdim, neden detaylandırdım? Çünkü şuna inanıyorum: Yönetmek, anlatılanı dinlemek değildir. Yönetmek, görünmeyeni görebilmektir.
Bürokratların, yöneticilerin, karar vericilerin en büyük sorunu kötü niyet değil. En büyük sorunları, anlatılan hikâyeyle yetinmeleri. Önlerine konulan dosyaya bakıp “tamam” demeleri. Masum diye paketleneni sorgulamamaları, kötü diye damgalananın arka planına bakmamaları.
Keloğlan’a bakıp “halk çocuğu, zeki, masum” demek kolaydır. Medusa’ya bakıp “kötü, lanetli” demek kolaydır. Ama yönetim sanatı kolay olanı kabul etmek değildir. Yönetim sanatı, hikâyeyi değil gerçeği ayıklayabilmektir.
İbni Sina’nın sertliği tam burada anlam kazanır. “Kazığa bağlayıp yakacaksın” derken kastettiği şey ceza değil; ayırt etmeye zorlamaktır. Bunu kabul etmeyen biriyle ne felsefe yapılır, ne hukuk, ne de yönetim.