03 Mayıs 2013’ten 6 Kasım’a, oradan 01 Aralık 2025’e uzanan bir yolculuk…

Derbi tarihinin en unutulmaz günlerinden biri hiç şüphesiz 6 Kasımdır. Fenerbahçe’nin Galatasaray’a attığı altı gol… Üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen hâlâ esprileri döner, anılır, konuşulur. Evet, 6 Kasım Fenerbahçe için büyük bir doğuş, büyük bir güç gösterisidir. Ama benim için Fenerbahçe’nin sahaya çıktığı çok daha başka bir maç var. Bir skorun, bir kupanın, bir üç puanın ötesine geçen… İnsanın içindeki inancı pekiştiren, hayata bakış açısını yeniden şekillendiren bir maç. O maç: 03 Mayıs 2013 gecesi oynanan Benfica rövanşıdır.

O akşam Fenerbahçe yalnız değildi; milyonlar nefesini tutmuş, ekrana kilitlenmişti. Her pas, her koşu, her savunma hamlesi bir “inanmışlık” hikâyesi gibiydi. Ve sonra… Bir çarpışma.
Gökhan Gönül’ün yüzüne gelen sert darbe. Hiç unutuyorum nefes alamadığını anons ettiklerinde öldüğünü düşünmüştüm. Hayatın sillesi gibiydi gelen darbe! Yere kolay kolay düşmeyen o adamın, o akşam yerde kalışı… Sahaya çöken sessizlik… Tribünlerin iç çekişi…
O sessizlikte duyduğumuz tek şey şuydu: “Şampiyonluktan da değerli bir şey var; o da senin sağlığın.”

İşte o an, futbolun sadece futboldan ibaret olmadığını öğrendim. Zaferin bazen tabelada değil, vicdanda yazıldığını gördüm. Asker selamı gibi dimdik duruşun, sahadaki skorun çok üstünde bir anlam taşıdığını fark ettim.

O akşam Fenerbahçe tur atlamadı belki ve kimsenin umurunda da değildi, çünkü herkesin tek dileği vardı, Gökhan’ın iyi olması. Ama ben hayatın bir dersini orada aldım: Bazı kazanışlar skordan büyüktür.

Son zamanlarda kendimi o gecenin duygusuna çok yakın hissediyorum. Bazen inanmışlığım tam; yürüyorum, ilerliyorum, dimdik duruyorum.

Bazen nefesim daralıyor, tökezliyorum, düşüyorum. Ama hayat böyle zaten.

Bazen kendi içimde kayboluyorum. Simurg’un yolculuğundaki kuşlar gibi… Korkularım oluyor, yorgunluklarım oluyor, geri dönmek istediğim anlar oluyor. Âmâ sonra bir bakıyorum: En çok yorulduğum yerde, içimde bir ses tekrar konuşuyor: “Devam et.” Ve bazen bu sesi ben duymuyorum… Ama biri duyuyor. Bir omuz geliyor. Sözsüz bir “buradayım” hissi geliyor. Hayata asker selamı çaktıran türden bir güven… İşte o an içimdeki Simurg, küllerinin arasından tekrar doğruluyor.

Bugünlerde bir şey daha fark ediyorum: Tökezlemek bitmek değil. Yorulmak yenilgi değil. Kırılmak güçsüzlük değil.

İnsan bazen kırılınca daha iyi görüyor. Düşerken daha çok anlıyor. En altta iken en yüksek sesi duyuyor. Ben tam da bu yüzden yazıyorum. Hatırlayayım diye… Unutmayayım diye… Unutursam geri dönebileyim diye…

Şimdi takvim 01 Aralık 2025 Pazartesi’yi gösteriyor. Yeni bir derbi geliyor: Fenerbahçe – Galatasaray.

Stat nefesini tutacak, tansiyon yükselecek, milyonlar kilitlenecek. Evet, bu maç büyük. Evet, üç puan değerli. Evet, rekabet efsane. Ama benim için bugün başka bir anlamı var. Çünkü ben artık biliyorum ki: Kazanmak bazen gol değildir. Kazanmak bazen üç puan değildir. Kazanmak bazen kupayı kaldırmak değildir. Kazanmak; kendi içindeki karanlıktan çıkabilmektir. Tökezlediğin yerden kalkabilmektir. Kendine rağmen yürüyebilmektir. Bir omuz bulabilmektir. Bir “buradayım” sesi duyabilmektir. Ve bazen sadece… Sırtını yaslayabildiğin bir insanın varlığıdır.

İşte tam da bu yüzden, 6 Kasım’ın coşkusuna rağmen, Fenerbahçe tarihindeki en değerli maç benim için hâlâ ve hâlâ: 03 Mayıs 2013 gecesidir. Çünkü o gece bana şunu öğretti: Bazı kazanışlar skordan büyük. Bazı değerler kupadan değil, kalpten büyük. Ve bazı insanlar, insanın içindeki Simurg’u küllerinden kaldırır.

Ylz der ki; Çak bir asker selamı skordan büyük olsun…